Game of Thrones'in merakla beklenen 6. Sezonundan ilk teaser yayınlandı. Yeni teaser bize yeni sezondan bir sahne göstermesede, bizi heyecanlandırmaya yettide arttı bile...Lafı daha fazla uzatmadan sizi teaserla başbaşa bırakıyorum.
buz ve ateşin şarkısı serisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ak Gezenler
Yabanıllar arasında "Ak Gezenler" olarak adlandırılan Ötekiler, Duvarın kuzeyinde bulunan Daimi Kış Topraklarında varlıklarını sürdürmektedirler. Serideki olaylardan önce Ak Gezenlerler yaklaşık olarak 8 bin yıldır görülmemişlerdir. Ak Gezenlerin liderinin kim olduğu (Liderlerinin Gece Nöbetçilerinin 13. Lord Kumandanının olduğu ile ilgili teoriler var ancak kesin değil) yada neden binlerce sene sonra harekete geçtikleri bilinmemektedir.
Ötekilerin İlk Ortaya Çıkışları...
Uzun Gece korkunç bir karanlığın Westeros ve Essos'a çöktüğü döneme verilen isimdir. Fetih Savaşı‘ndan yaklaşık sekiz bin yıl önce uzun yıllar süren bir kış yaşandı. Uzun Gece bir nesil süren kıtlık ve terör getirdi. Lordlar ve Leydiler kalelerinde açlıktan yada soğuktan öldüler, çocuklar güneşi görmeden doğdular ve öldüler. Uzun Gece beraberinde soğuk ve ölü yaratıklar olan Ak Gezenler'ide getirdi. Ak Gezenler buzdan jilet kadar keskin kılıçlarla, buz örümcekleri ve yaşama döndürülen ölülerle savaştılar. İlk İnsanlar ve Ormanın Çocukları onlara karşı amansız bir mücadeleye giriştiler ancak mücadele uzun ve çetin sürdü. Sonunda Ak Gezenlerin Ejderha camı ile öldürülebildikleri ortaya çıkınca kontrol altına alındılar. Doğu geleneğinde Azor Ahai adlı bir kahraman ortaya çıktı ve kılıcı Işık Getiren ile Ötekilere savaş açtı onları yendi ve Daimi Kış Topraklarına sürdü.
Daha sonraki süreçte kuzeyden gelecek bir istilaya karşı gafil avlanmamak için insanlar adımlar atmaya başladı. Duvar, Mimar Brandon Stark tarafından büyü ve devlerin yardımı ile inşa edildi, batıda Titreyen Deniz, doğuda Kıyı’ya (Gorge) kadar olan alanda Daimi Kış Toprakları ve Westeros’un geri kalanını birbirinden ayırmak için inşa edildi. Gece Bekçileri (Night’s Watch) ise bu zamanda Duvar üzerinde izlemek ve kuzeyden gelen tehditlere karşı insanları korumak için kuruldu. Daha sonraki kehanetlere göre Ötekiler’in geri döneceği ve Vadedilmiş Prens Azor Ahai’nin mücadeleye önderlik etmek için yeniden doğacağı söylenir.
Görünüşleri ve Özellikleri...
Seride ilk kitabın giriş kısmında gördüğümüz Ak Gezenler, Sör Waymar Royce komutasında bulunan iki Gece Nöbetçisine saldırmıştır. Kitapta Ötekiler şöyle tarif edilmektedirler; uzun, süt kadar beyaz, hiçbir insan evladının sahip olmadığı kadar derin, buz gibi yakan mavi gözlere sahipler. Yaşlı Dadı (Old Nan) onların yaşamdan nefret eden soğuk ölü şeyler olduğunu iddia ediyor fakat GRRM çizgi roman artisti Tommy Patterson’a yazdığı bir e-postada şöyle bahsediyordu bu yaratıklardan: ‘Ötekiler ölü değil. Onlar güçlü, güzel, oh düşünüyorum, buzdan yapılan bir Sidhe (bir nevi kelt perisi), yaşamın farklı bir türü, insanlık dışı, zarif ve tehlikelidir.’
Ak Gezenler Orman’ın Çocukları’nın giydiği söylenen hareket ettikçe rengi değişen gizli bir işçilik içeren zırh giymektedirler. Kar üstünde hafifçe hareket eder ve geçtikleri yerde hiç iz bırakmazlar. Alaşımına insan evladının bildiği hiçbir metal karışmamış olan uzun kılıçlar kullanmaktadırlar. Ay ışığı altında canlı gibi olan yarı şeffaf, kenarından bakıldığında görünmeyecek kadar ince, kenarlarında belli belirsiz gerçek dışı mavi bir ışık barındıran kılıçlardır.
Buradan ve ilk kitabın giriş bölümünden anladığımıza göre Ak Gezenler amaçsız ve başıboş yaratıklar değil. Sör Wayman Royce ve ekibine saldıran Ak Gezenler kendi aralarında bilinmeyen bir dilde konuşmuşlardır ancak bu dilin hangisi olduğu bilinmemektedir, Eski Dil olduğu düşünülmektedir. İlk kitabın giriş bölümünde sesleri kış soğuğunda donmuş bir çatlama sesi gibi çıkıyordu deniyor ama bu sadece o andaki konuşma şeklini ve zaferi ifade ediyor olabilir. Yabanıllar, Ötekilerin ve onların wightlarının yaşamın kokusunu aldığını söylerler ya da canlıların sıcaklıklarını.
Eski hikayelere göre Ötekiler’in soğuk olduğunda mı geldiği yoksa onlar geldiğinde mi soğuğun geldiği belirsizdir. Ancak 5. sezonun 8. bölümüne bakarsak, soğuğun onlar geldiği zaman geldiğini anlıyoruz. Ötekiler genellikle güneş ışığından gizlenip geceleri ortaya çıkarlar ve yine bazı hikayelerde onların geceyi getirdiği de söylenir.
Ötekilerin kendileri gibi ölü olan ayılar, ulu kurtlar, mamutlar ve atlar gibi hayvanlara bindikleri söylenir. Samwell Tarly ölü bir at süren bir Öteki’yi görmüştür. Ayrıca Ötekiler’e tazı büyüklüğünde buz örümcekleri eşlik edebilir.
Zayıflıkları...
Ötekiler’in eski metinlerde kaydedilmiş birkaç zayıf noktası bulunuyor. İlki obsidiyan diğer bir adıyla ejderhacamı ya da “donmuş ateş”. Ötekiler’i obsidiyan ile öldürdüğünüzde eti ve kemikleri ardında buz gibi bir su birikintisi bırakarak eriyip gider. Yine eski metinlerde başka bir zayıf noktaları daha kaydedilmiş o da ejderha çeliği, yani Valyrian Çeliği. Ayrıca Mance Rayder’in dediğine göre Duvar da bulunan sihir Ötekiler’in Yedi Krallığa geçmesine engel olmaktadır.
“Ak Gezenler tarafından dokunulmuşlar. O yüzden geri geldiler. O yüzden gözleri maviye döndü. Onları sadece ateş durdurabilir.Bir kitapta okudum. Üstat Aemon’un kitaplığındaki çok eski bir kitaptan. Ak Gezenler…binlerce yıl buzun altında uyurlarmış.Uyandıkları zaman da… Umarım Duvar yeterince yüksektir.”
Wightlar...
Wightlar, Ötekiler tarafından yaşama döndürülen ölü adamlardır. Ötekiler ile olan savaşlarda ölen adamlar yakılmalıdır yoksa ölüleri köle olmak üzere tekrar diriltilir.
Görünüşleri ve Zayıflıkları...
Wightların görünümü tamamen yaşama döndürüldükleri zaman ki cesetlerine bağlıdır. Bazıları canlı gibiyken, bazıları çürüme süreci durdurulmuş olmasına rağmen çürümüş gibidir. Gözlerinin parlak bir maviye dönmesi, ellerinin ve ayaklarının siyahlaşması şişmesi ve kan toplamış olmasıyla hepsi kolayca tanınabilir. Kanın sıcaklığı onları çeker ve aşırı şaşırtıcı bir güçle saldırırlar. Wightların bazıları eski anılarını koruyabilir. Lord Kumandan Jeor Mormont’u uykusunda öldürmeye çalışan wightın kimi öldürmeye çalıştığı ortadaydı açıkçası.
Ölü olmak, wightların hiç acı çekmedikleri ve aldıkları yaralara aldırışsız bir şekilde dövüşmeye devam etmeleri demektir. Tek parçayken durdurulabilir olmalarına rağmen kollarını ve bacaklarını bedeninden ayırsanız bile hareket etmeye devam ederler. Wightlar yok edildiği zaman gözlerinden mavilikte gider. Kolay bir şekilde yanarlar ve alevleri doğru bir şekilde ayarlarsanız hızlı bir şekilde bu yaratıkları öldürebilirsiniz. Duvar’a getirilen cesetlerin wight olarak canlanmasına rağmen Duvar’ı geçip geçemeyecekleri henüz bilinmiyor.
Seri boyunca wight haline dönüştürülmüş bireysel karakter listesi;
Sör Waymar Royce
Jafer Flowers, Kare Kale garnizonu tarafından öldürüldü.
Othor, Jon Snow tarafından öldürüldü.
Chett
Small Paul, Samwell Tarly tarafından öldürüldü.
Hake
Lark
Softfoot
Ryles
Thistle
5. Sezonun En Çok Konuşulan Bölümünün Hikayesi...
Game of Thrones'in 5. sezonunu geride bıraktık, diziyi takip eden herkesin beğenisini kazanan 8. bölümün son sahnesinin kamera arkası görüntüleri yayınlandı. Bugüne kadar bir dizide görülen en iyi efektlerin olduğu bölüm adını dizinin en iyi bölümleri listesine yazdırdı. Videoyu izlediğimiz zaman bu kadar kısa bir sahnenin bile ne kadar emek ve zaman istediğini görebiliyoruz. Genel olarak beğenilmeyen 5. sezonun bana göre kurtarıcısı 8. bölüm oldu. Lafı daha fazla uzatmadan sizi videoyla baş başa bırakıyorum. İyi Seyirler...
Önemli Not: Bu bölümde gösterilen Gece Kralı ve Çocuk Akgezenlerin tasarımını Onur Can Çaylı'nın yaptığınıda hatırlatalım.
İlgili Haberimiz: Game of Thrones'un White Walker'larını Bir Türk Tasarladı !
Kış Rüzgarları Yayınlanan Ön Okuma; Barristan
Gecenin kasvetiyle ölü adamlar uçtu, şehrin sokaklarına yağdılar. Havada parçalara ayrıldılar ve tuğlaların üstüne düştüklerinde patladılar, bağırsak kurtları, kurtçuklar ve daha kötü şeyler etrafa saçıldı. Diğerleri piramitlerin ve kulelerin duvarlarına çarpmışlardı, geriye kan lekeleri bıraktılar ve çarptıkları yeri işaretlediler. Yunkish mancınıkları büyüktü fakat tüyler ürpetici cephanelerini şehrin derinlerine atacak kadar menzilleri yoktu. Bir çok ceset duvarların hemen bitimine düştü, ya da gözetleme kulelerine, siperlere ve savunma kulelerine çarptılar. Altı kız kardeş Meereen’in etrafına kaba bir hilal şeklinde dizilmişti ve nehrin kuzey bölgesi hariç şehrin her bölgesi vuruluyordu. Hiç bir mancınığın gücü Skahazadhan Nehri’ni geçmeye yetmezdi. Ufak bir merhamet diye düşündü Barristan Selmy, Meereen’in büyük batı kapısının içindeki Pazar meydanına giderken. Daenerys şehri aldığında, bir geminin direğinden yapılmış, Joso’nun Kamışı denilen büyük bir koç başı ile kapıyı kırmışlardı. Köle sahipleri ve onların köle askerleri saldırganlarla burada karşılamışlardı, ve savaş çevredeki caddeleri saatlerce kasıp kavurmuştu. Sonunda şehir düşmüştü, yüzlerce ölü ve can çekişen insan meydana saçılmıştı. Şimdi bir kez daha Pazar yeri katliam alanıydı ancak bu sefer ölüm solgun kısrakla gelmişti. Gündüzleri Meereen’in tuğla duvarları onlarca renk sergilerdi, fakat gece onları siyah ve beyaz ve griye dönüştürmüştü. Meşalenin ışığı son yağmurun geride bıraktığı su birikintilerinde pırıldadı, adamların miğferlerinde, baldır ve göğüs zırhlarında ateşten çizgiler oluşturdu. Sör Barristan Selmy yanlarından yavaş yavaş geçti. Yaşlı şövalye kraliçesinin ona verdiği zırhı giyiyordu, altın kakmalı, beyaz emaye kaplı bir takım. Kış karı kadar beyaz pelerini omuzlarında dalgalanıyordu, kalkanı eyerinde asılıydı. Altında kendi kraliçesinin bineği vardı, Khal Droho’nun ona düğün gününde verdiği gümüş kısrak. Bu küstahçaydı, Barristan biliyordu fakat eğer Daenerys bu tehlikeli saatlerde onlarla olamıyorsa bile onun gümüş kısrağını görmek savaşçılarına yürek verebilirdi, kim ve ne için savaştıklarını hatırlatırdı. Üstelik kısrak yıllardır ejderhaların yanındaydı. Ejderhalar onun kokusuna ve görünüşüne alışıktı. Aynısı düşmanları için söylenemezdi. Yanında 3 tane seyis yamağı at sürüyordu. Tumco Lho Targaryen Hanesinin siyah üstüne kırmızıyla işlenmiş üç başlı ejderhasını taşıyordu. Larraq the Lash, Kral Muhafızlarının çatal biçimindeki sancağını taşıyordu,altın bir tacı çevreleyen yedi gümüş kılıç. Muharebe alanında komut yollamak için Kızıl Kuzuya büyük, gümüş-şeritli bir savaş borusu vermişti. Diğer çocuklar Büyük Piramit’de kalmıştı. Onlar gelecekte bir gün savaşacaklardı ya da hiç savaşmayacaklardı. Her yaver, şövalye olacak diye bir şey yoktu. Vakit kurt saatiydi. Gecenin en uzun ve en karanlık saati. Adamların bir çoğu Pazar meydanında toplanmıştı, bu gece hayatlarındaki son gece olabilirdi. Meereen’in antik Köle Pazarı’nın tuğla duvarının altında beş bin Lekesiz on uzun sıra oluşturmuştu. Taştan oyulmuş kadar hareketsiz duruyorlardı. Her birinin elinde mızrak, kısa kılıç ve kalkan vardı. Meşale ışığı miğferlerinin tepesindeki sivri uçta parıldadı ve içlerindeki tüysüz yanaklı suratları gösterdi. Bir ceset aralarına düştüğünde hadımlar basit bir şekilde yana adım attılar, sadece gerekli olduğu kadar uzaklaşıp tekrar saflarını kapattılar. Hepsi yayaydı hatta miğferinde üç mızrak ucu olan subayları Gri Solucan bile. Fırtına Kargaları, meydanın kuzey tarafındaki tüccarlar çarşısının altında dizilmişti.Çarşının üstündeki kemerli yapı onlara ölü adamlardan korunma fırsatı vermişti. Sör Barristan yanlarından geçerken Jokin'in okçuları yaylarının tellerini ayarlıyorlardı. Dulbırakan’ın asık suratlı bir ifadesi vardı. Zayıf gri bir ata biniyordu,kolunda kalkanı ve sivri uçlu savaş baltası vardı. Demir miğferin şakak kısmından siyah tüyler fışkırmıştı. Yanındaki çocuk birliğin sancağını taşıyordu: bir düzine siyah flamanın olduğu, tepesine tahtadan oyulmuş bir karganın olduğu uzun bir direk.
At efendileri de gelmişlerdi. Aggo ve Rakharo kraliçenin küçük khalasarının çoğunu, Skahazadhan’ın karşısına götürmüştü. Ancak yaşlı, yarı sakat Jaqqa Rhan Rommo, geride kalanlardan yirmi atlıyı bir araya getirmeyi başarmıştı. Bazıları neredeyse onun kadar yaşlıydı, birçoğu da eski yaralara ya da sakatlıklara sahiptiler. Geriye kalanlar ise ilk çanlarını takıp saçlarını örmeye hak kazanmaya çalışan sakalı çıkmamış delikanlılardı. Zinciryapan’ın yıpranmış bronz heykelinin yakınlarında dolanıyorlardı. Atları bir kenarda duruyordu, oradan ayrılacakları için tedirginlerdi. Tepeden her ceset atıldığında sağa sola kaçışıyorlardı.
Onlardan çok da uzakta bulunmayan, Yüce Efendilerin Kafatası Tepesi diye adlandırdığı dehşet anıtın etrafında, birbirinden farklı, yüzlerce çukur dövüşçüsü toplanmıştı. Selmy onların arasında Benekli Kedi’yi gördü. Onun arkasında da Korkusuz Ithoke, diğer bir tarafta Dişi Yılan Senerra, Camarron of the Count, Çizgili Kasap, Togosh, Marrigo, Oğlancı Orlos duruyordu. Dev Goghor bile oradaydı, küçük çocukların arasında duran bir adam gibi, diğerlerinin üzerinde yükseliyordu.
Özgürlük onlar için bir anlam ifade ediyordu görünüşe göre. Çukur dövüşçüleri Hizdahr’a, Daenerys’e gösterdiklerinden çok daha fazla sevgi duyuyordu. Ama Selmy hepsine aynı şekilde sahip olduğu için memnundu. Bir kısmının zırh bile giydiğini fark etti. Belki de Khrazz’ın yenilgisi onlara bir şey öğretmişti: Yukardaki mazgallı siperler, yamalı pelerin ve tuçtan yapılmış maskeler giyen adamlarla dolmuştu: Kelkafa, Tunç Canavarları’nı özgür Lekesizlerin meydana gelmesi için şehrin yukarısına göndermişti. Savaş kaybedilebilirdi. Bu daha çok Kraliçe Daenerys dönene kadar, Meereen’i Yunkai’ye karşı savunan Skahaz ve adamlarına bağlıydı. Eğer gerçekten de gelirse tabi.
Şehrin karşısındaki kapılara, diğer ordular toplanmıştı. Tal Toraq ve Sadık Kalkanları doğu kapısında toplanmıştı, bazen buraya Tepe Kapısı ya da Khyzai Kapısı da deniyordu. Çünkü Lhazar'a gitmek için Khyzai Geçidi'ni kullananlar bu yoldan gidiyordu. Marselen ve Anne’nin Adamları, güney kapısının yanına -Sarı Kapı’ya- kümelenmişlerdi. Özgür Kardeşler ve Symon Stripeback nehrin önündeki kuzey kapısına dizilmişti. Önlerine birkaç gemiden başka hiçbir düşman çıkmadan güneydeki en uç girişe sahip olabilirlerdi. Yunkaili adamlar 2 Ghiscar bölüğünü kuzeye koymuştu ama, Skahazadhan’ın karşısında -Meereen duvarlarıyla kendileri arasında duran koca nehirin yanında- kamp kurdular. Yunkaililerin asıl ordusu batıda, Meereen duvarları ve Köle Körfezi’nin sıcak, yeşil suları arasında kamp kurmuştu. Mancınıkların ikisi de oraya kuruldu. Biri nehrin yanındaydı, diğeri de Meereen’in ana kapısının karşısında, iki düzine Yunkaili Bilge Efendiler tarafından korunuyordu. Her birinin kendine ait köle askeri vardı. Büyük kuşatma aletleriyle birlikte, iki Ghiscar bölüğünün karargahına takviye edildi.
Kedinin tayfası, kampını şehir ve deniz arasında bir yerde kurdu. Düşman Toloslu sapancılara da sahipti. Ayrıca gecenin karanlığında bir yerlerde 300 Elyrialı okçuları vardı. Çok fazla düşmandiye düşündü Sör Barristan. Sayıları aleyhimize olacak. Bu saldırı yaşlı adamın tüm içgüdülerinin tersinde sonuçlar verebilir. Meereen’in duvarları kalın ve güçlü. Bu duvarların içinde her şey lehimize. Ama yine de adamlarını, Yunkai sınırlarının içindeki güçlü düşmanlarının ağzına kadar sokmaktaktan başka çaresi yoktu. Beyaz Boğa bu hareketi aptalca bulurdu. Barristan’ı güvendiği paralı askerlere karşı da uyarmıştı. Bunu daha önce de kraliçem yapmıştı, diye düşündü Sör Barristan. Kaderimiz bir paralı askerin hırsına bağlı. Şehrin, insanların kaderi ve hayatlarımız… Hırpani Prens’in kanlı elleri üzerimizde.
Umut edebilecekleri en iyi şey parçalanmış olsa bile, Selmy başka seçeneği olmadığını biliyordu. Belki Meereeen’i Yunkai’ye karşı yıllarca elinde tutabilirdi ama solgun kısrak sokaklarında gezinirken bir ay dönümü bile elinde tutamazdı.
Sessizlik, yaşlı şövalye ve sancak taşıyıcıları bekçievinden dışarı at sürerlerken pazar meydanına gitti. Selmy sayısız sesin çıkardığı mırıltıları duyabiliyordu; atların nefes seslerini, kısık kısık gülmeleri, demir ayakkabıların altında ufalanan tuğlaların seslerini, kılıç ve kalkanın çıkardığı cılız sesleri duyabiliyordu. Hepsi de boğuk ve çok uzaktan geliyormuş gibiydi. Ortalığa tam bir sukunet hakim değildi, sadece fırtına öncesi sessizlikti. Meşalelerin dumanı tütüp karanlığı turuncu bir ışıkla aydınlatarak çatırdadı. Büyük demir şeritli kapıların gölgesinde, yaşlı şövalye atının üstünde dönerken, binlerce ışığın birleştiğini gördü. Barristan Selmy gözlerin üzerinde olduğunu hissedebiliyordu. Kaptanlar ve kumandanlar onunla görüşebilme şansına sahip olmuşlardı. Jokin ve Fırtına Kargaları’ndan Dulbırakan, çınlayan zilleriyle solmuş pelerinlerinin altında; sivri bronz başlık ve örgü zırhlarıyla Lekesizler adına Gri Solucan, Emin Mızrak, ve Köpekkatili; Dothraklardan Rommo; çukur dövüşçülerinden de Camarron, Goghor ve Benekli Kedi.
“Saldırı planımızı biliyorsunuz,” dedi beyaz şövalye kaptanlar etrafına toplandığında. “Onları atlılarımızla kapılar açılır açılmaz ilk biz vuracağız. Atlarınızı doğruca ve hızlıca köle askerlerin üstüne sürün. Bölükler toplandığında etraflarını sarın. Onlara arkadan ya da yanlardan saldırın ama sakın mızraklarına saldırmayın. Hedefinizi hatırlayın.’’
“Mancınık,” dedi Dulbırakan.
“Yunkaililerden biri ona Harridan diyor. Alın onu, devirin ya da yakın.” dedi Jokin .
“Yababildiğimiz kadar çok soyluyu öldürüp çadırlarını yakalım. Büyük olanları, köşkleri.”
“Çok adam öldürün,” dedi Rommo. “Köle almayın.”
Sör Barristan eyerinde döndü. ‘’Kedi, Goghor, Camarron, sizin adamlarınız yürüyerek gelecekler. Korku saçan savaşçılar olarak biliyorsunuz. Onları korkutun. Bağırtın ve çığlık attırın. Yunkai sınırlarına geldiğinizde atlılarımız onları ezmiş olur. Onları açtıkları gediğin içine kadar takip edin ve bu sırada ne kadar adam öldürebilirseniz öldürün. İçeri girince köleleri bırakıp sahiplerini, soyluları ve diğer görevlileri öldürün. Etrafınız sarılmadan önce geri çekilin.”
Goghor yumruğunu göğsüne vurdu. “Goghor asla geri çekilmez.”
O halde Goghor yakında ölür diye düşündü yaşlı şövalye. Ancak bunu tartışmanın ne yeri ne de zamanıydı. Sözün üstünde durmadı ve “Bu saldırılar Gri Solucan’ın Lekesizler’i kapıdan geçirip dizilmelerini sağlayacak kadar uzun süre Yunkai’lilerin dikkatini dağıtmalı,” dedi. Planının bu noktada yükseleceğini veya çökeceğini biliyordu. Yunkai’li kumandanlar bir şeyler sezecek olurlarsa, hadımlar daha dizilmeden atlarını üstlerine sürerlerdi. Hadımların en savunmasız olduğu kısım buydu. Barristan’ın süvarileri, Lekesizler kalkanlarını takıp mızraklarını hazırlayıncaya kadar Yunkai’lilerin saldırılarını önlemek zorunda kalacaklardı.
“Boru sesini duyunca Gri Solucan gelecek ve köle tacirleriyle askerlerini devirecek. Bir veya daha fazla Ghiscar lejyonu onları karşılayabilir. Mızrak mızrağa ve kalkan kalkana.”
Dulbırakan’ın atı Barristan’ın yanına yanaştı. “Peki ya boru ötmezse, sör şövalye? Siz ve bu yeşil çocuklar ölürlerse?”
Makul bir soruydu. Sör Barristan, Yunkai hatlarına ilk saldıran olma niyetindeydi. Ölen ilk kişi olabilirdi. Çoğu kez böyle olurdu.
“Ben ölürsem komuta senin. Senden sonra Jokin’in, daha sonra da Gri Solucan’ın.” Eğer hepimiz ölürsek günü kaybederiz diye ekleyebilirdi. Fakat bunu duymayı kimsenin istemeyeceğini iyi biliyorlardı. Daha gençken Lord Kumandan Hightower “Savaştan önce asla yenilgiden bahsetme. Tanrılar dinliyor olabilir,” demişti.
“Peki kumandanı görürsek ne olacak?” diye sordu Dulbırakan.
Daario Naharis. “Ona bir kılıç verin ve sözlerine uyun.” Barristan Selmy kraliçenin sevgilisine çok az sevgi ve güven duymasına rağmen adamın cesaretinden ve yeteneğinden şüphe etmiyordu. Ayrıca savaşta kahramanca bir şekilde ölmesi daha iyi olurdu.
“Başka sorunuz yoksa adamlarınızın yanına dönün ve hangi tanrıya inanıyorsanız ona dua edin. Birazdan şafak sökecek,” dedi Barristan.
Fırtına Kargaları’ndan Jokin “Kızıl bir şafak,” dedi.
Bir ejderha şafağı diye düşündü Sör Barristan. Yaverleri zırhını giymesine yardım ederken Barristan kendi duasını etmişti. Onun tanrıları çok uzaktaydı, denizin karşı tarafında Westeros’daydı. Ancak rahiplerin söyledikleri doğruysa, çocukları nerede olursa olsun Yedi onları gözleyip kollardı. Sör Barristan, Yaşlı Kadın’dan savaşta zafere ulaşabilmek için ona akıl bahşetmesini istedi. Eski dostu Savaşçı’ya onu güçlü kılması için dua etti. Anne’den savaşta ölürse merhamet göstermesini istedi. Baba’ya yanında yetiştirdiği çocuklara göz kulak olması için yalvardı. Bu tecrübesiz çocuklar Barristan’ın hayatı boyunca kendi oğullarına en yakın hissettiği şeydi. Son olarak da Yabancı’ya dua etti. “En nihayetinde bütün insanların ölümü için geliyorsun ancak sizi memnun edecekse bugün benim ve yanımdakilerin hayatını bağışlayın. Yerine düşmanlarımızın canını alın.”
Şehir duvarlarının arkasından mancınığın atış sesini duydular. Gecenin
içinden cesetler ve ceset parçaları geldi. Bir tanesi çukur dövüşçülerinin arasına düşüp parçalandı ve onları kemik, et ve beyin parçalarına buladı. Başka biri Zinciryapan’ın eskimiş bronz kafasından sekip koluna doğru yuvarlandı ve ayaklarının dibine şapırtıyla düştü. Şiş bacak, su birikintisindeki suları sıçrattığı sırada Selmy kraliçesinin atının üstünde üç metreden daha uzakta değildi.
“Solgun Kısrak” diye homurdandı Tumco Lho. Sesi kalındı, yüzü siyahtı ve koyu gözleri parlıyordu. Daha sonra Basilisk Adaları’nın dilinde dua olması muhtemel bir şeyler söyledi. Sör Barristan adamın düşmanlarından daha çok solgun kısraktan korktuğunu fark etti. Yanındaki diğer çocuklar da korkmuşlardı. Cesur olabilirlerdi ancak henüz hiçbiri kanamamıştı.
Barristan atını döndürdü “Etrafıma toplanın,” dedi. Adamlar atlarını yaklaştırdılar. “Ne hissettiğinizi biliyorum. Aynısını yüzlerce kez ben de hissettim. Olması gerekenden daha hızlı nefes alıyorsunuz. Korku karnınızda soğuk siyah bir solucan gibi düğümlenmiş. İşemeye ya da içinizi boşaltmaya ihtiyacınız varmış gibi hissediyorsunuz. Ağzınız Dorne kumları kadar kuru. Ya savaşta kendimi rezil edersem , ya öğrendiğim her şeyi unutursam diye merak ediyorsunuz. Kahraman olmak için can atıyorsunuz fakat içinizden ya korkak davranırsam diye endişeleniyorsunuz. Her delikanlı savaştan önce böyle hisseder. Yetişkin erkekler de. Şuradaki Fırtına Kargaları da aynısını hissediyor. Dothrakiler de öyle. Sizi ele geçirmesine izin vermediğiniz sürece korku utanılacak bir şey değildir. Hepimiz hayatta dehşet şeyler yaşarız.”
“Ben korkmuyorum.” Kızıl Kuzu neredeyse bağırır bir şekilde söylemişti. “Ölürsem, Lhazar’ın Büyük Çobanı’nın karşısına çıkacağım. Değneğini dizimle kırıp ‘Dünya kurtlarla doluyken neden insanlarını kuzu yaptın?’ diye soracağım. Sonra da gözüne tüküreceğim.”
Sör Barristan gülümsedi. “İyi söyledin ama savaşta ölmeye çalışma. Yoksa çobanı bulacağına şüphe yok. Yabancı hepimiz için gelecek lakin onun kollarına koşmaya gerek yok. Savaş meydanında başımıza her şey gelebilir. Önceleri sizden daha iyi adamların da başına geldi, bunu unutmayın. Ben yaşlı bir adamım, yaşlı bir şövalyeyim. Sizin yaşadığınız yıllardan daha çok savaş gördüm. Bu hayatta savaştan daha korkunç, daha şanlı, daha anlamsız bir şey yok. Kusabilirsiniz. İlk kusan kişi siz olmazsanız. Kılıcınızı, kalkanınızı ya da mızrağını düşürebilirsiniz. Başkaları da düşürdü. Geri alıp savaşmaya devam edin. Altınızı kirletebilirsiniz. Ben de ilk savaşımda altıma yapmıştım. Kimse umursamaz. Bütün muharebe meydanları bok kokar. Annenizin adını haykırabilir, unuttuğunuzu düşündüğüz tanrılara dua edebilirsiniz. Aklınıza bile gelmeyecek iğrençlikler söyleyebilirsiniz. Bütün bunlar da önceden oldu. Her savaşta birileri ölür. Daha fazlası hayatta kalır. Doğuda veya batıda, dünyanın her bir köşesinde yaşlıların, gençlerin çıkardıkları savaşlar için durmadan tekrar savaştığını görürsünüz. Onlar hayatta kaldı. Siz de kalabilirsiniz. Şundan emin olabilirsiniz. Savaşırken karşınızda gördüğünüz düşman sadece başka bir adam ve belki o da sizin gibi korkuyordur. Zorundaysanız ondan nefret edin, yapabiliyorsanız onu sevin ama kılıcınız kaldırıp onu devirin. Hepsinin ötesinde savaşmaya devam edin. Savaşı kazanmak için sayımız çok az. Karışıklık çıkarmak ve Lekesizler’e zaman kazandırmak için gidiyoruz. Biz..”
“Sör?” Binlerce mırıltı yükselirken, Larraq elindeki Kralmuhafızı sancağıyla ileriyi gösterdi. Şehrin karşısında, Meereen’in Büyük Piramit’inin yıldızsız gökyüzüne 240 metre boyunca uzandığı yerde, bir zamanlar harpiyanın olduğu kısımda bir ateş canlanmıştı. Piramidin tepesinde sarı bir kıvılcım vardı. Kıvılcım bir kez daha parıldadı ve kayboldu. Sör Barristan yarım kalp atımı boyunca rüzgarın ateşi söndürmüş olmasından korktu. Ateş daha sonra daha kuvvetli ve parlak bir şekilde geri geldi. Alevler kah sarı kah kırmızı kah turuncu bir şekilde fırıl fırıl dönüyor ve yukarıya ulaşıp karanlığa pençe atıyordu. Doğuda tepelerin arkasında güneş doğmaya başlamıştı. Şimdi de binlerce başka ses bağırıyordu. Binlerce başka adam miğferlerine davranıp kuşanırken kılıçlarına ve baltalarına ulaşıyorlardı. Sör Barristan zincirlerin takırtılarını duydu. Bu şehir kapısının açılma sesiydi. Ardından kapının devasa menteşelerinin iniltisi geldi. Artık zamanı gelmişti. Kızıl Kuzu kanatlı miğferini uzattı. Barristan Selmy miğferi takıp zırhına tutturdu. Kalkanını kaldırdı ve kolunu kayışa geçirdi. Etraf garip bir şekilde tatlı bir havayla doldu. Bir adama yaşadığını hissettirmek için ölümle burun buruna gelmekten daha iyisi yoktu. “Savaşçı hepimizi korusun,” dedi yanındaki çocuklara. “Saldırıyı başlatın.”
Diğer Ön okumalar:
Kış Rüzgarları Yayınlanan Ön Okuma; Victarion
Asil Leydi, yeşil topraklardaki soylu leydiler gibi şişkin ve yuvarlak bir gemiydi. Ambarları epey büyüktü ve Victarion onları silahlı adamlarla doldurmuştu. Onun yanında, Demir Donanma’nın Köle Körfezi’ne yaptığı uzun yolculuk sırasında ele geçirdiği daha küçük ganimetler vardı. Çeşit çeşit gökeler, büyük gökeler, tekneler, ticaret gemileri buraya biriktirilmişti ve yanlarında da balıkçı tekneleri vardı. Hem karlı hem de zayıf bir donanmaydı. Yün, şarap ve diğer ticaret ürünleri için çok şey vadeden bir donanmaydı ancak tehlikeli işler için uygun değildi. Victarion komutayı Wulf One Ear’a vermişti.
“Köle tacirleri sizin yelkenlerinizi gördüklerinde korkudan titreyecekler,” dedi. “Ancak sizi net olarak gördükten sonra korktukları için kendilerine gülecekler. Tacirler ve balıkçılar, o kadar. Herkes bunu görebilir. Size yaklaşmalarına müsaade edin ama siz hazır oluncaya kadar adamları alt güvertelerde saklı tutun. Daha sonra yaklaşın ve gemilerine binin. Köleleri serbest bırakıp köle tacirlerini denize atın ama gemileri alın. Bizi eve geri götürmek için her çeşit gemiye ihtiyacımız olacak.”
“Ev,” Wulf sırıttı. “ Bu adamların çok hoşuna gidecek Lord Kaptan. Önce gemiler- sonra da Yunkai’li adamları çiğneyeceğiz.”
Demir Zafer ile Asil Leydi yan yana bağlanmışlardı. İki gemi zincirlerle ve çengellerle sıkıca sarılmışlardı ve aralarına merdiven gerilmişti. Büyük göke, savaş gemisinden daha büyüktü ve suda daha yüksek duruyordu. Victarion, Wulf One-Ear’ı omzundan tutup onu merdivene tırmanması için gönderirken, demirdoğumlular küpeşteler boyunca onları izliyorlardı. Deniz düz ve durgundu. Gökyüzü yıldızlarla parlıyordu. Wulf merdivenin çekilmesini emretti, zincirler çıkarıldı. Savaş gemisi ve göke yollarını ayırdı. İleride Victarion’un meşhur donanmasının geri kalanı denize açılıyordu. Demir Zafer’in tayfasından düzensiz bir tezahürat yükseldi ve Asil Leydi de buna aynı tezahüratla karşılık verdi.
Victarion en iyi savaşçılarını Wulf’a vermişti. Onlara gıpta etmişti. İlk darbeyi onlar indirecek ve düşmanlarının gözündeki korkuyu ilk onlar göreceklerdi. Demir Zafer’in pruvasında dikilip One-Ear’ın tacir gemilerinin gözden kaybolmasını izlerken, Victarion Greyjoy’un aklına öldürdüğü ilk düşmanlarının yüzleri geldi. İlk gemisini ve ilk kadınını düşündü. İçinde bir huzursuzluk vardı. Şafağın gelmesine özlem duyuyordu ve günün getireceklerine. Ölüm ya da ihtişam, bugün ikisinden de içeceğim. Deniztaşı Tahtı, Balon öldüğünde onun olmalıydı ama kardeşi Euron yıllar önce tıpkı karısını çaldığı gibi tahtı da çalmıştı. Onu çaldı, onu kirletti ama öldürmem için bana bıraktı.
Gerçi bunların hepsi olmuş bitmiş şeylerdi. Victarion sonunda bunun karşılığını ödeyebilecekti. Boru benim, yakında kadın da benim olacak. Euron’un bana öldürttüğü karımdan daha güzel bir kadın.
“Kaptan.” Ses Longwater Pyke’a aitti. “Kürekçiler teşrifinizi bekliyor.”
Kürekçilerden üçü ve güçlü olanları. “Onları kamarama yolla. Rahibi de istiyorum.”
Kürekçilerin hepsi iriydi. Biri delikanlıydı, biri vahşi bir adamdı, diğeri de bir piçin piçiydi. Delikanlı bir yıldan daha az süredir kürek çekiyordu, vahşi adam ise 20 yıldır kürek çekiyordu. İsimleri vardı ama Victarion isimlerini bilmiyordu. Biri Lamentation’dan, diğeri Sparrow Hawk’dan ve sonuncusu da Spider Kiss’den gelmişti. Victarion’dan Demir Donanma’da kürek çeken her esirin adını bilmesi zaten beklenemezdi.
“Onlara boruyu göster,” diye emretti, esirler kamaraya girerlerken.
Moqorro boruyu çıkarttı. Esmer kadın hepsinin bakabilmesi için feneri kaldırdı. Cehennem borusu fenerin sallanan ışığında kıvranıyormuş gibi göründü ve rahibin ellerinde savaşmak için kaçmaya çalışan bir yılana benzedi. Moqorro devasa bir adamdı- büyük göbekli, geniş omuzlu, uzun- ancak o tutarken bile boru kocaman görünüyordu.
Victarion esirlere “Kardeşim bunu Valyria’da bulmuş,” dedi. “Kafasının üstünde bunlardan iki tanesini taşıyabilecek ejderhanın ne kadar büyük olması gerektiğini düşünsenize. Vhagar’dan ya da Meraxes’den daha büyük. Kara Dehşet Balerion’dan daha büyük.” Boruyu Moqorro’dan aldı ve avcunu borunun kıvrımlarında gezdirdi. “Eski Wyk’daki Kralşurası’nda Euron’un dilsizlerinden biri boruyu çaldı. Bazılarınız hatırlar. Duyan birinin bir daha unutamayacağı bir sesti.”
“Öldüğünü söylediler,” dedi delikanlı, “Boruyu çalanın.”
“Evet, daha sonra borudan dumanlar tüttü. Dilsizin dudaklarında kabarcıklar çıktı ve yanağındaki kuş dövmesi kanadı. Ertesi gün öldü. İçini açtıklarında ciğerleri simsiyahtı.”
“Boru lanetli.” dedi Piçin piçi.
“Valyria’dan bir ejderha borusu,” dedi Victarion. “Evet lanetli. Aksini zaten söylemedim.” Elini borunun kırmızı ve altın rengi şeritlerine sürttü. Eski kabartmalar parmak uçlarının altında şarkı söylüyormuş gibi göründü. Yarım kalp atımı boyunca boruyu kendi çalmaktan başka bir şey istemedi. Euron bunu bana vermekle aptallık etti. Bu çok değerli bir şey. Bununla Deniztaşı Tahtı’nı ele geçireceğim, bununla dünyayı ele geçireceğim.
“Cleggorn boruyu üç defa çaldı ve öldü. Sizin kadar iri ve benim kadar güçlüydü. O kadar güçlüydü ki sadece çıplak elleriyle bir adamın kafasını omuzlarından büküp koparabilirdi. Ancak yine de boru onu öldürdü.”
“O halde boru bizi de öldürecek.” dedi delikanlı.
Victarion’un yerli yersiz konuşan esirleri affettiği pek görülmezdi, ama delikanlı daha gençti ve 20 yaşından fazla değildi. Üstelik yakında ölecekti. Bu seferlik onu affetti.
“Dilsiz adam boruyu üç defa çaldı. Siz her biriniz bir defa çalacaksınız. Ölebilirsiniz de, ölmeyebilirsiniz de. Bütün insanlar ölür. Demir Donanma savaşa gidiyor. O gemilerdeki pek çok kişi gün batmadan ölmüş olacak- hançerlenmiş veya kırbaçlanmış, içi çıkarılmış, boğulmuş, diri diri yakılmış- Yarın olduğunda hangimizin yaşayacağını sadece tanrılar bilir. Boruyu çalın, yaşayın ve birinizi, ya da ikinizi, ya da üçünüzü birden özgür adamlar yapayım. Size eşler, toprak, yüzdürmeniz için bir gemi ve esirler vereyim. İnsanlar sizin isimlerinizi bilsin.”
“Siz bile mi, Lord Kaptan?” dedi Piçin piçi.
“Evet.”
“O zaman ben yapacağım.”
“Ben de yapacağım.” dedi delikanlı.
Vahşi adam kollarını bağladı ve onaylar şekilde kafasını salladı.
Eğer üçünün seçimleri olduğuna inanması onları daha cesaretli yapacaksa, bırak da bu düşünceye tutunsunlar. Victarion onların neye inandığını pek önemsemezdi. Sonuçta onlar sadece esirlerdi.
Victarion onlara, “Demir Zafer ile birlikte benimle geleceksiniz,” dedi, “ama savaşa katılmayacaksınız. Delikanlı en gençleri sensin bu yüzden boruyu ilk sen çalacaksın. Zamanı geldiğinde boruyu uzunca bir süre üfleyecek ve yüksek sesle çalacaksın. Güçlü olduğunu söylüyorlar. Ayakta duracak halin kalmayıncaya kadar boruya üfle. Ta ki nefesinin son kırıntısı senden çıkıncaya ve ciğerlerin yanıncaya kadar. Bırak Meereen’deki özgür adamlar seni duysun, Yunkai’deki köle tacirleri duysun, Astapor’daki hayaletler duysun. Öyle bir çal ki Sedir Adaları’ndaki maymunlar sesi duyunca altlarına sıçsınlar. Sonra boruyu diğer adama ver. Beni duydun mu? Ne yapacağını anladın mı?”
Delikanlı ve Piçin piçi perçemlerini çektiler. Kel olmasaydı vahşi adam da çekebilirdi.
“Boruya dokunabilirsiniz, sonra da gidin.”
Teker teker yanından ayrıldılar. Üç esir ve sonra Moqorro. Victarion cehennem borusunu onun almasına izin veremezdi.
“Buna gerek duyuluncaya kadar bende kalacak.”
“Emrettiğiniz gibi olsun. Sizin için kan akıtmamı ister misiniz?”
Victarion esmer kadını bileğinden yakalayıp Moqorro’ya doğru çekti. “O yapar. Gidip kırmızı tanrına dua et. Ateşini yak ve bana ne gördüğünü söyle.”
Moqorro’nun siyah gözleri parlar gibi göründü. “Ejderhaları görüyorum.”
Diğer Ön okumalar:
Serinin En Önemli Karakterlerinden Biri Olan Jon Snow'un Kaderi...
Evet Game of Thrones'un 5. sezonunu geride bıraktık.Sezon sonunda dizi ve kitap takipçilerinin en çok sorduğu soruysa Jon Snow seriye tekrar dönecek mi ? Bu yazımda Jon Snow'un seriye tekrar dönme ihtimalini değerlendireceğim.
Dizi ve Kitapta Jon Snow'un öldürülüşü biraz farklı olsada ana hatlarıyla Jon Snow bol bol hançerlendi. Peki bu hançer yarasından kurtulması mümkün mü ? Büyük ihtimalle hayır. O halde diziyi ve kitabı takip eden istisnasız herkesin sevdiği karakter böyle haince öldürülecek ve bu sayfa burda kapanacak mı ?
Gelelim Jon Snow'un tekrar seriye dönebilme yollarına...
İlk teorimiz Jon Snow'un kurdu Hayaletin içinde yaşayacağı ile ilgili olan teori.
Öncelikle dizi takipçilerinin bol bol sorduğu bir soruya yanıt verelim. Hayalet neden Jon Snow'u kurtarmadı.Dizide buna yer verilmese de kitapta Duvara gelen yabanılların arasında warg olan kişilerde var ve bunların arasında birisinin kontrol ettiği büyük bir yaban domuzu bulunuyor.Bu yaban domuzu ile birbirlerini öldürmemesi için Jon, Hayaleti kapalı tutuyordu.Bu yüzden Hayalet, Jon Snow bıçaklanırken ortalarda yoktu.
Serinin 5. kitabı olan Ejderhaların Dansını okuyanların bileceği gibi açılış povu Varamyr Altıderi'ye aitti.Bu povu Martinin kitaba neden koyduğunu ilk başta anlamamıştım ama daha sonra kitabın sonunda bu povun Jon Snow'un kaderine atıf mı yaptığını düşünür oldum. Gelelim Varamry povunun kısa özetine; önemli bir yabanıl komutan olan Varamry, Stannisin yabanıl ordusunu bozguna uğratması sırasında Kırmızı Rahibe Melisandre'nin derisine girdiği kartalı yakmasıyla yaralanmış ve kaçmıştır.Varamry yaralı halde bir köye sığınmış ve burada ona bir kadın bakmıştır.Kadın yemek aramaya gittiği zaman uzun uzun düşünen Varamry, ağır yaralı olan bu bedenden kurtulmak için kadının bedenine girmeye karar vermiş ve bunu denemiştir ancak kadının karşı koyması ve Akgezenlerin köye saldırması sonucu bunda başarılı olamamış ve son şans olarak kontrol ettiği yaşlı bir kurdun içine girerek burada hayatına devam etmiştir. Ancak Varamyr'nin povuna göre kurt bedeninen ayrılmanın bir yolu yoktur ve kendini unutana kadar bir parçanız bu bedende yaşar ve sonra siz bile bunu unutursunuz. Hâl böyleyken Jon Snowun kurdunun bedeninde yaşamasının bir anlamı olur mu bunuda bilmiyoruz.
Gelelim ikinci teorimize...
Bu teoriye göre Kırmızı Rahibe Melisandre, Jon Snow'u diriltecek.
Bu teori akla en uygun ve belkide olması en muhtemel teorilerden birisi.Dizide Stannis'le Kışyarı kuşatmasına giden ama umudu kesilince onu terkedip kaçan Kırmızı Rahibe kitapta duvardan ayrılmıyor. Buda Jon Snow'un diriltilmesi için biçilmiş kaftan. Ancak şöyle bir sorun var ki Kırmızı Rahibe daha önce kimseyi diriltmemiştir. Seride bunu yapabilen sadece bir kişi vardır oda Myr'li Thoros'tur ve Beric Dondorian'ı 6 kez dirilterek formunda olduğunu bize göstermiştir. Hal böyleyken Melisandre'nin Jon'u diriltebilmesi düşük bir ihtimal ama George R.R Martin isterse herşey olur.
Bir diğer, ve benim en olası gördüğüm teori, Soğukel'in Jon Snow'u diriltmesi...
Diziyi takip edenlerin bilmediği bu karakter kitap serisinde önemli bir yer tutuyor.Sam Tarly'yi Akgezenlerin elinden kurtarması ve Bran'ı Üç Gözlü Karga'ya götüren kişi olması onu boş bir karakter olmaktan alıkoyuyor. Gelelim Soğukel'in nasıl biri olduğuna; öncelikle Soğukel ölü birisi yani teorik olarak bir Akgezen ancak seride gördüklerimizin aksine ilk iş olarak insanlara saldıran tipte değil.Ayrıca Soğukel Ortak Lisanıda konuşabiliyor serinin ilk kitabında 2 Gece Nöbetçisini öldüren Akgezenlerin kendilerine has dilleri olması ancak Soğukelin Ortak Lisanı konuşabilmeside ilginç bir detay. Ama sorun şuki Soğukel dizide gösterilmedi buda en azından dizide böyle birşey olma ihtimali düşürsede, 6. sezonda bu karaktere yer verilebilir.Soğukelin kim olduğuysa tam olarak bilinmiyor, Benjen Stark olabileceği teorisi olsada George R.R Martin böyle olmadığını açıkladı. Bu teorinin bana mantıklı gelmesinin bir nedeni de 5. kitaplık seride tam olarak Akgezenleri tanıma fırsatımız olmadı, ancak Jon Snow eğer bu şekilde tekrar dirilirse Akgezenler ve Daimi Kış Toprakları hakkında detaylı bir bilgimiz olur ve bu soğuk yaratıkların ne peşinde olduklarını öğrenmiş oluruz.
Gelelim son teorimize...
Bildiğiniz gibi George R.R Martin bugüne kadar ölmez dediğimiz, azda olsa sevmeye başladığımız bütün karakterleri farklı yollarla elimizden aldı. Peki Jon Snow'u alamaz mı ? Tabiki alabilir. Evet son teorimizde bu, yani Jon Snow'un gerçekten geri dönüşü olmadan öldüğüdür. Ned ve Robb Stark gibi iki önemli ve sevilen karakteri öldüren Martin Jon Snow'u da öldürebilir ve bizim elimizden hiç birşey gelmez. Ama unutmayın hala elimizde Sansa, Arya, Bran, Rickon ve Taşkalp var. Umudunuzu kaybetmeyin...
Kış Rüzgarları Yayınlanan Ön Okuma; Merhamet
MERHAMET
Kim olduğunu ve nerede olduğunu anlayamadan nefes nefese uyandı.
Burun deliklerini ağır bir kan kokusu kaplamıştı. Bu bir kâbus muydu yoksa? Yine kurt rüyası görmüştü. Çam ağaçlarıyla kaplı karanlık ormanda sürüsüyle birlikte bir avın kokusunu alıp onun peşine düşmüştü.
Loş bir ışık odayı doldurmuştu. Titreyerek yatağın üstüne oturdu ve elini kafasının üstünde gezdirdi. Kafasındaki küçük kıllar avucuna battı. Izembaro görmeden önce saçlarımı kazımalıyım. Merhamet. Benim adım Merhamet. Bu gece tecavüze uğrayacağım ve öldürüleceğim. Kızın gerçek adı Mercedene idi fakat herkes ona Merhamet diye seslenirdi.
Rüyaları haricinde.Kalbindeki ulumayı durdurmak için derin bir nefes aldı. Gördüğü rüyayı daha net hatırlamaya çalıştı ama çoğu çoktan yok olup gitmişti bile. Rüyasındaki kanı ve gökyüzündeki dolunayı hatırladı. Bir de koşarken onu izleyen bir ağaç vardı.
Sabah güneşi onu uyandırabilsin diye panjurlarını kapatmamıştı. Ancak dışarıda güneş ışığı yoktu. Sadece her yeri kaplayan sis perdesi vardı. Hava epey soğumuştu. Bu iyi bir şeydi çünkü diğer türlü uyanamayabilirdi. Bu, Merhamet’in tıpkı kendi tecavüzü sırasında uyuması gibi olurdu.
Bacaklarındaki tüyler titredi. Battaniyesi yılan gibi etrafına dolanmıştı. Kendini örtüden kurtarıp tahta zemine attı ve çıplak bir şekilde pencereye doğru ilerledi. Braavos sisin içinde kaybolmuştu. Aşağıdaki küçük kanalda akan yeşil suyu, yaşadığı yerin altındaki parke taşı kaplı sokağı ve yosun tutmuş köprünün iki kemerini görebildi. Kanalın karşı tarafındaki birkaç evin de belli belirsiz ışıkları görülebiliyordu. Ancak köprünün diğer ucu ve daha ilerisi sisin içinde yok olmuştu. Köprünün ortasındaki kemerin altında meydana çıkan kayığın hafifçe su sıçratmasını duydu. Merhamet, kayığın yılan şeklindeki kuyruğuna tutunup kürek çeken adama seslendi. “Saat kaç?”
Kayıkçı sesin kaynağını aramak için bakındı. “Titan’ın kükremesine göre dört.” Adamın sesi yeşil suların ve görünmeyen binaların üstünde yankılandı.
Henüz geç kalmamıştı ama oyalanmamalıydı. Merhamet, içten bir kızdı ve çok çalışkandı ama dakik biri değildi. Böyle içten ve çalışkan olması bu gece işine yaramazdı. Bu akşam Kapı’nın oraya Westeros’tan bir elçi gelecekti. Merhamet, onlara o tatlı gülümsemesi ile hizmet etse bile Izembaro mazeret dinleyecek havada olmayacaktı.
Dün gece uyumadan önce leğenini kanaldaki suyla doldurmuştu. Arkadaki su deposunda ısıtılan pis yağmur suyunu kullanmaktansa tuzlu suyla yıkanmayı tercih etmişti. Sertleşmiş elbiselerini suya batırdıktan sonra baştan aşağı yıkandı. Tek ayağının üstünde durarak nasırlı ayağını ovdu. Ardından jiletini buldu. Izembaro, peruğun kel kafaya daha rahat uyduğunu iddia ederdi.
Saçlarını kazıdı. İç çamaşırlarını ve biçimsiz, yünlü kahverengi elbisesini giydi. Çoraplarını eline aldığında bir tanesinin dikilmesi gerektiğini gördü. Şakşakçı’dan yardım isteyebilirdi; Çünkü kendi dikimi o kadar kötüydü ki elbiselerden sorumlu hizmetçi ona hep acırdı. Ya da elbise dolabından güzel bir çift çorap yürütebilirim. Bu riskli bir şeydi. Izembaro, oyuncuların onun elbiselerini giyip sokakta dolaşmalarından nefret ederdi. Wendeyne hariç. Izembaro’nun aletine muamele çektikten sonra istediği kıyafeti giyebilirdi. Merhamet o kadar aptal değildi. Zamanında Daena onu uyarmıştı. “Bu yola giren kızların sonu Gemi’de biter. Eğer para kesesi yeteri kadar doluysa sahnede görmek istediği her kızı alabilir. Bunu ekipteki herkes bilir.”
Eskimiş deriden yapılma pabuçları, tuz lekelerinden dolayı benek benekti ve uzun süredir giyilmekten dolayı çatlamıştı. Kendir ipinden yapılma kemeri maviydi. Kemerini beline dolayıp düğüm attı ve sağ kalçasına bıçağını, sol tarafına ise para kesesini astı. Son olarak da pelerinini omzunun üstüne attı. Bu gerçek bir oyuncu peleriniydi. Mor renkli yün pelerinin üstü kızıl çizgilerle kaplıydı. Yağmurdan korunmak için başlığı ve üç gizli cebi vardı. Bu ceplerden birine para, diğerine demir bir anahtar ve sonuncusuna da bir kılıç saklamıştı. Gerçek bir kılıç. Belinde duran meyve bıçağı gibi değildi. Ancak bu kılıç, tıpkı diğer ceplerindeki şeyler gibi Merhamet’e ait değildi. Merhamet’e ait olan meyve bıçağıydı. Ondan beklenen meyve yemesi, gülmesi, şakalar yapması, çok çalışması ve ona söylenen sözleri yerine getirmesiydi.
“Merhamet, merhamet, merhamet.” Sokağa açılan tahta merdivenleri inerken şarkı söyledi. Merdivenin korkuluğu kıymıklarla kaplıydı ve basamakları çok dikti. Bina beş katlıydı ve zaten bu yüzden odasını bu kadar ucuza tutabilmişti. Hem bu yüzden hem de Merhamet’in gülümsemesi yüzünden. Kel ve sıska olabilirdi ama Merhamet’in tatlı bir gülümsemesi ve zarafeti vardı. Izembaro bile onun zarif olduğunu kabul etmişti. Kargalara göre Kapı’dan çok ta uzakta değildi ama yürüyen ve kanatları olmayan kızlar için yol daha uzundu. Braavos çok kıvrımlı bir şehirdi. Sokakları kıvrımlıydı, ara yolları daha da kıvrımlıydı. En kıvrımlı olan kısmı ise kanallarıydı. Genelde uzun yoldan gitmeyi tercih ederdi. Bu yol, Dış Liman boyunca uzanan Ragnar Yolu’ydu. Böylece denizi, gökyüzünü, karşıdaki Silahhane’yi, Büyük Deniz Kulağı’nı ve Sellagoro’nun Kalkanı’nın yamaçlarındaki çam ağaçlarını rahatça görebilirdi. Rıhtımdan geçerken denizciler ona selam verirlerdi. Siyah renkli balina avcıları Ibbenli’ler ve Westeros’lular gökelerin güvertelerinden seslenirlerdi. Merhamet ona söylenenleri anlamıyormuş gibi davranırdı ama aslında tüm söylenenleri anlardı. Bazen onlara gülümser ve yeterli paraları varsa onu Kapı’da bulabileceklerini söylerdi.
Bu uzun yoldan giderken üstüne taştan yüzler oyulmuş Köprü Gözleri’nin yanından da geçiyordu. Merhamet, buranın tepesindeyken kemerlerin arasından bakıp bütün şehri görürdü: Hakikat Salonu’nun yeşil bakır kubbesini, Mor Liman’dan ağaç gibi uzanan direkleri, Deniz Lordu Konak’ının tepesinde bulunan altın rengindeki yıldırımı… Hatta Titan’ın bronz omuzlarını ve ilerisindeki koyu yeşil suları bile. Güneş, sadece o vakit Braavos’un üstünde ışıldardı. Ancak sis yoğunsa oradayken de grilikten başka bir şey göremezdi. Merhamet bu yüzden bugünlük kısa yoldan gitmeyi tercih etti. Hem bu durum çatlamış pabuçlarının da işine gelirdi.
Sis dağılır gibi olup o geçerken tekrar etrafına toplanıyordu. Parke taşları ıslak ve kaygandı. Bir kedinin acı bir sesle miyavladığını duydu. Braavos kediler için çok uygun bir şehirdi ve şehrin her yerinde dolanırlardı, özellikle de geceleri. Sisin içindeyken bütün kediler gridir diye düşündü Merhamet. Sisin içindeyken bütün insanlar katildir.
Daha önce hiç bu kadar yoğun sisle karşılaşmamıştı. Daha büyük kanallardaki kayıkçılar birbirlerine çarpıyor, iki yanlarındaki binaların loş ışıkları bu siste işlerine yaramıyordu.
Merhamet, karşı yolda elinde fenerle yürüyen yaşlı bir adam gördü ve adamın elindeki ışığa gıpta etti. Etraf o kadar kasvetliydi ki adım attığı yeri bile zar zor görebiliyordu. Şehrin daha sıradan yerlerinde evler, dükkânlar, ambarlar bir araya toplanmış ve sarhoş âşıklar gibi birbirine dayanmışlardı. Bunların üst katları birbirine o kadar yakındı ki bir balkondan diğerine atlanabilirdi. Aşağısındaki sokaklar her ayak sesinin duyulabileceği karanlık tüneller haline gelmişti. Küçük kanallar ise daha da tehlikeliydi. Çünkü buraya yapılan evlerin çoğunun tuvaletleri suların üstünde kurulmuşlardı. Izembaro, Tacir’in Hüzünlü Kızı’ndaki Deniz Lordu’nun sözünden alıntı yapmayı çok severdi. “Kardeşlerinin taştan omuzlarında, dimdik ayakta duran son Titan hâlâ burada.” Merhamet ise Deniz Lordu sarı mor rengindeki yüzen eviyle geçerken şişman tacirin onun kafasına sıçtığı sahneyi eğlenceli bulurdu. Söylenene göre böyle bir şey sadece Braavos’ta olabilirdi ve yalnızca Braavos’ta hem Deniz Lordu hem de denizciler buna kahkahalarla gülebilirlerdi.
Kapı, Boğulmuş Kasaba’nın köşesine yakın bir yerde, Dış Liman ve Mor Liman’ın arasında bulunuyordu. Eskiden ambar olarak kullanılan yer yanmıştı ve her geçen yıl daha da suya batıyordu. Bu nedenle burasını tutmak ucuza gelmişti. Izembaro, zemini sularla kaplı ambarın tepesine kendi oyun salonunu kurmuştu. Oyuncularına Kubbe’nin ve Mavi Fener’in daha çok rağbet görebileceğini söylemişti ama limanın arasındayken asla denizcilerin ve fahişelerin eksikliğini çekmezlerdi. Gemi yakınımızda ve yirmi yıldır demir attığı rıhtıma hâlâ önemli bir kalabalık topluyor ama Kapı’nın da yıldızı parlayacak, demişti.
Zaman geçtikçe haklı olduğu anlaşıldı. Oraya yerleştiklerinde mekânları hızla gelişti. Kıyafetleri küflü ve kilerlerinde deniz yılanları vardı fakat izleyiciler çok olduğu sürece oyuncuların hiçbiri bunu dert etmedi.
Sondaki köprü halat ve nemli tahtalardan yapılmıştı ve bu sisin içinde hiçbir yere bağlanmıyormuş gibi görünüyordu. Etrafta sadece sis vardı. Merhamet ayaklarını tahta zemine vurarak hızla karşıya geçti. Sis, eski ve yırtık bir perde gibi önünde açıldığında karşısına oyun salonu çıktı. Kapılardan solgun sarı bir ışık dökülüyordu ve Merhamet içeriden gelen sesleri duyabiliyordu. Büyük Brusco, oynadıkları bu son oyunun adını girişin yanına boyayarak yazmıştı. Büyük ve kırmızı harflerle Zalim El yazıyordu. Ayrıca okuma bilmeyenler için zalim elin resmini de çizmişti. Merhamet resme bakmak için durdu. “Bu güzel bir el,” dedi.
“Başparmağı kıvrık olmuş,” Brusco hafifçe fırçasını oraya sürttü. “Oyuncular’ın Kral’ı seni arıyordu.”
“Hava çok karanlıktı. Uyumuşum.” Izembaro kendisini ilk defa Oyuncular’ın Kral’ı olarak adlandırdığında herkes bunun altında kötü bir anlam aramıştı. Kubbe ve Mavi Fener’deki rakiplerine karşı bir hareket olarak düşünmüşlerdi. Ancak son zamanlarda Izembaro bu unvanını fazla ciddiye almaya başlamıştı. “Sadece kral rolünü oynayacak,” demişti Marro gözlerini yuvarlayarak. “Oyunda kral olmazsa sahneye de çıkmayacak.”
Zalim El oyununda iki tane kral vardı. Biri şişman kral diğeri ise çocuk kraldı. Izembaro, şişman kralı oynuyordu. Pek fazla rolü yoktu ama ölürken güzel bir konuşma yapıyordu ve ölmeden önce dev gibi bir domuzla muhteşem bir mücadele veriyordu. Bu oyunu Phario Forel yazmıştı. Kendisi Braavos’un en gaddar yazarıydı.
Merhamet, ekip arkadaşlarını sahnenin arkasında buldu. Geç geldiğinin fark edilmemesini umarak Daena ve Şakşakçı’nın arkasına geçti. Izembaro bu yoğun sise rağmen Kapı’nın bu gece tıklım tıklım olacağını söyledi. “Westeros Kral’ı, Oyuncular’ın Kral’ına hürmetlerini sunmak için elçisini yolladı,” dedi ekibine. “Bu değerli dostumuzu hayal kırıklığına uğratmayacağız.”
“Biz mi?” diye sordu Şakşakçı. Oyuncuların bütün kıyafetlerini o yapardı. “Oyuncular’ın Kral’ından iki tane mi var artık?”
“İki kişi sayılabilecek kadar şişman,” diye fısıldadı Bobono. Her oyun ekibinin bir cücesi olurdu. Onların cücesi de Bobono’ydu. Merhamet’i gördüğünde kıza pis pis baktı. “Aha,” dedi. “İşte buradasın. Küçük kız tecavüze hazır mı?” Dudaklarını şaplattı.
Şakşakçı, cücenin kafasına vurdu. “Kapa çeneni.”
Oyuncuların Kral’ı bu küçük gürültüyü görmezden geldi. Konuşmasına devam edip ne derece görkemli olmak zorunda olduklarını anlattı. Bu akşam Westeros’lu elçinin dışında mevkisi güçlü insanlar ve meşhur fahişeler de orada olacaktı. Kapı’dan kötü bir izlenimle ayrılmalarını istemiyordu. “Beni hayal kırıklığına uğratanların sonu iyi olmaz,” dedi. Bu tehditteki alıntıyı Phario Forel’in ilk yazdığı oyun olan Ejderha Lordları’nın Öfkesi’nde geçen ve savaş öncesi konuşmayı yapan Prens Darin’den alıntılamıştı.
Izembaro nihayet konuşmasını sonlandırdığında oyuna bir saatten daha az bir süre kalmıştı. Oyuncuların hepsi telaşlanmış ve aksileşmişti. Kapı’nın her bir yanı Merhamet’e seslenen oyuncuların sesiyle çevrelendi.
Arkadaşı Daena “Merhamet,” diye kibar bir şekilde seslendi. “Leydi Stork yine elbisesinin kenarına basmış. Dikmeme yardım et lütfen.”
“Merhamet,” dedi Yabancı. “Şu lanet olası macunu getir. Boynuzum açılmış.”
“Merhamet,” diye gürledi Izembaro. “Tacıma ne yaptın evlat? Onsuz sahneye çıkamam. Tacım olmazsa kral olduğumu nasıl anlayacaklar?”
“Merhamet,” diye tiz bir sesle bağırdı Bobono. “Bağcıklarımda bir sorun var Merhamet. Aletim dışarı fırlayıp duruyor.”
Macunu getirip boynuzu Yabancı’nın alnına taktı. Izembaro’nun tacını da her zaman bıraktığı yerde yani tuvalette buldu. Tacı peruğa tutturmak için yardım etti. Şakşakçı ise düğün sahnesinde kraliçenin giyeceği altın sarısı ve kırmızı renkteki elbisesini dikecekti. Bu yüzden iğne iplik bulmaya gitti.
Ve bir de Bobono’nun fırlayan aleti vardı. Zaten tecavüz için fırlaması gerekiyordu. Merhamet düzeltmek için cücenin önünde eğildiğinde Ne kadar iğrenç bir şey diye düşündü. Cücenin aleti otuz santim uzunluğundaydı ve kolu kadar kalındı. En yüksek balkondan bile görülebilecek kadardı. Boyacı deriyle iyi iş çıkaramamıştı; pembe ve beyaz benekleri vardı ve ucu erik rengindeydi. Merhamet, Bobono’nun aletini pantolonuna geri itti ve bağcıkları bağladı. “Merhamet,” dedi, kız onu sıkıcı bağlarken. “Merhamet, Merhamet, bu gece odama gel ve erkeğin olayım.”
“Ben ağ kısmını düzeltmeye çalışırken bağcıklarını çözmeye devam edersen seni hadım ederim.”
“Biz birlikte olmak için yaratılmışız, Merhamet,” diye ısrar etti Bobono.
“Bak, boylarımız aynı.”
“Sadece ben diz çöktüğümde. Oyunda söyleyeceğin sözleri hatırlıyor musun?” Cücenin sahneye elinde kupayla birlikte Hükümdar’ın Acısı'na çıkıp Tacir’in Gürbüz Leydisi’nden sözler söylemesinin üstünden sadece on beş gün geçmişti. Bir daha böyle bir hata yaparsa Izembaro onun derisini canlı canlı yüzerdi. Oyunlar için cüce bulmanın ne kadar zor olduğuna da aldırmazdı.
“Bugün neyi oynuyoruz Merhamet?” diye sordu Bobono masumane bir şekilde.
Beni kızdırmaya çalışıyor, diye düşündü Merhamet. Bu gece sarhoş değil. Ne oynayacağımızı gayet iyi biliyor. “Westeros’tan gelen elçinin onuruna Phario’nun yeni oyunu Zalim El’i oynuyoruz.”
“Tamam şimdi hatırladım.” Bobono sesini alçatarak hırıldar gibi kötü bir tonda konuştu. “Yedi Yüzlü Tanrı beni kandırdı. Babam saf altından yapıldı. O altın kız ve erkek kardeşlerimi yaptı. Ben ise daha karanlık şeylerin ürünüyüm. Karşınızda kemiğin, kanın ve çamurun oluşturduğu bu çarpık beden var.” Sözünü söyledikten sonra elini kızın göğsüne atıp göğüs ucunu aradı. “Senin memelerin yok. Memeleri olmayan bir kıza nasıl tecavüz edebilirim?”
Cücenin burnunu başparmağının ve işaret parmağının arasına alıp kıvırdı. “Ellerini üstümden çekmezsen burnunu koparacağım.”
“Aaaaaa,” diye ciyakladı kızı bırakırken.
“Bir iki yıl içinde göğüslerim büyüyecek.” Merhamet cüceden daha uzun durmak için ayağa kalktı. “Ama senin başka bir burnun çıkmayacak. Bana bir daha dokunmadan önce bunu iyi düşün.”
Bobono burnunu ovdu. “Bu kadar utangaç olmana gerek yok. Çok geçmeden sana tecavüz etmiş olacağım.”
“İkinci sahneye kadar edemeyeceksin.”
“Hükümdar’ın Acısı’nda Wendeyne’e tecavüz ederken memelerini güzelce sıkabiliyorum,” diye yakındı cüce. “O bunu seviyor. İzlemeye gelenler de öyle. Seyircileri memnun etmelisin.”
Bu Izembaro’nun öğretmeyi sevdiği bir dersti. Seyirciyi memnun etmelisin. “Bahse girerim cücenin aletini koparıp kafasına vurarak dövmek de seyirciyi memnun eder,” diye yanıt verdi Merhamet. “Bu daha önce görmedikleri bir şey olur.” Onlara her zaman daha önce görmedikleri şeyler göster. Bu da Izembaro’nun verdiği derslerden biriydi. Bu Bobono’nun kolayca cevap veremeyeceği bir soruydu. “İşte, bitti,” dedi Merhamet. “Şimdi ihtiyaç duyulana kadar içeride kalabilir.”
Izembaro tekrar onu arıyordu. Bu sefer de mızrağını bulamamıştı. Merhamet mızrağı buldu, Büyük Brusco’nun domuz kostümü giymesine yardım etti ve sahte bıçakları kontrol edip gerçekleriyle değiştirilmediğinden emin oldu.(Birisi Kubbe’de bunu yapmış ve oyuncu bu yüzden ölmüştü.) Ardından Leydi Stork’a şarap doldurdu. Her oyundan önce biraz şarap içmekten hoşlanırdı. Etrafından gelen “Merhamet, Merhamet, Merhamet,” diye bağıran sesler kesildikten sonra içeriye bakmaya fırsatı oldu.
Oyunu sergileyecekleri alan daha önce hiç görmediği kadar doluydu. Gelenler şakalaşarak ve yiyip içerek çoktan eğlenmeye başlamışlardı bile. Alıcı bulduğunda tekerlek şeklindeki peyniri elleriyle kesip satan seyyar bir satıcı gözüne ilişti. Heybesine buruşmuş elmaları dolduran bir kadın da vardı. Elden ele geçen şaraplar, erkeklerle öpüşen kızlar ve kaval çalan birini gördü. Hüzünlü gözlere sahip Quill adında bir genç arka sıralara oturup kendi oyunları için ne çalabileceğini görmek için gelmişti. Büyücü Cossomo da oradaydı. Kolunda Mutlu Liman’daki tek gözlü fahişe Yna vardı. Ancak Merhamet bu ikisini tanıyor olamazdı. Onlar da Merhamet’i tanıyamazdı zaten. Daena, Kapı’nın her zamanki müdavimlerini görüp ona da gösterdi; Sıska suratı ve benekli mor saçlarıyla boyacı Dellono, üstü yağ kaplamış önlüğüyle gelen sosisçi Galeo, omzunda evcil faresiyle birlikte uzun Tomarro. “Umarım Tomarro o fareyi Galeo’ya göstermez,” dedi Daena. “Sosislerine koyduğu tek etin fare eti olduğunu duydum.” Merhamet elini ağzına götürüp güldü.
Balkonlar da tamamen doluydu. Birinci ve üçüncü kademeler tacirler, kaptanlar ve halktan önemli kişiler için ayrılmıştı. Kiralık katiller dördüncü ve daha yüksek katlarda duruyorlardı. Yukarılarda tam bir renk cümbüşü vardı. Aşağılara ise daha sönük renkler egemendi. İkinci balkon iki ayrı locaya bölünmüştü çünkü buraya gelen önemli insanların rahatı ve mahremiyeti düşünülüyordu. Böylece hem üstlerindeki hem de altlarındaki basitlikten güvenli bir şekilde ayrı tutulurlardı. Sahne en iyi buradan görülür ve onlara her türlü hizmeti yapıp yemek, şarap, yastık getiren hizmetçiler olurdu. Kapı’da ikinci balkonun yarısından fazlasının dolduğu pek görülmemişti; oyun izlemek isteyen bu tarz önemli şahsiyetler genelde Kubbe’ye ya da Mavi Fener’e giderlerdi. Oradaki ikramlar ve hizmet daha sağlamdı.
Bu gece ise durum farklıydı. Hiç şüphesiz Westeros’tan gelen elçi nedeniyle böyleydi. Locanın birinde Otharys’den gelen üç kişi vardı ve her birine bir fahişe eşlik ediyordu; Prestayn tek başına oturuyordu. Adam o kadar yaşlıydı ki oraya kadar gelip koltuğuna oturması mucizeydi; Torone ve Pranelis tatsız bir ittifakı paylaştıkları gibi aynı locayı da paylaşıyorlardı; Üçüncü Kılıç’a ise yarım düzine kadar arkadaşı eşlik ediyordu.
“Beş tane önemli şahsiyet saydım,” dedi Daena.
Merhamet kıkırdayarak “Bessaro o kadar şişman ki onu iki kişi olarak saymalısın,” dedi. Izembaro’nun büyük bir göbeği vardı ama Bessaro ile kıyaslanınca söğüt kadar ince sayılırdı. Adam o kadar yer kaplıyordu ki normal koltuğun üç katı büyüklüğünde özel bir koltuk getirilmişti.
“Reyaanlar’ın hepsi şişman,” dedi Daena. “Hepsinin gemileri kadar büyük göbekleri var. Sen babasını görmeliydin. Bu onun yanında küçük kalır. Bir keresinde Hakikat Salonu’na oy vermesi için çağırılmıştı. Yüzen eve adımını atar atmaz evi suya batırdı.” Merhamet’in dirseğini tuttu. “Bak, Deniz Lordu’nun locası.” Deniz Lordu daha önce Kapı’ya hiç gelmemişti ama Izembaro yine de bu locayı ona ayırmıştı. Oradaki en büyük ve gösterişli loca oydu. “Bu Westeros’lu elçi olmalı. Daha önce böyle giysiler giyen bir yaşlı adam görmüş müydün? Bak, Siyah İnci’yi de getirmiş!”
Elçi zayıf ve kel bir adamdı. Çenesinde bir tutam gri sakal vardı. Kadife pantolonu ve pelerini sarıydı. Yeleği o kadar parlak bir maviydi ki Merhamet’in gözlerini yaşarttı. Göğsünün üstündeki kalkanı sarı desenlerle süslenmişti. Kalkanında lacivert taşından mağrur duruşlu ve mavi renkte bir horoz vardı. Muhafızlarından biri oturmasına yardım etti. Diğer ikisi locanın arkasında bekledi.
Yanındaki kadının yaşı elçinin üçte biri bile olamazdı. Kadın o kadar güzeldi ki o geçerken ışıklar daha parlak yanıyor gibi göründü. Sarı renkteki dekolte elbisesi ipektendi ve kadının esmer cildine zıt duruyordu. Siyah saçları altın rengi fileyle bağlanmıştı. Altından ve oltu taşından kolyesi göğüslerine kadar iniyordu. Onu izlerlerken kadın eğilip elçinin kulağına adamın gülmesine neden olan bir şeyler fısıldadı. “Ona Esmer İnci demeliler,” dedi Merhamet. “Siyahtan ziyade esmer.”
“İlk Siyah İnci mürekkep kadar siyahmış,” diye yanıt verdi Daena. “Deniz Lordu’nun oğlunun Yaz Adaları’ndan bir prensesle yaptığı bu çocuk korsan bir kraliçeymiş. Sonra Westeros’un ejderha kralının sevgilisi olmuş.”
“Ejderha görmeyi çok isterdim,” dedi Merhamet istekli bir şekilde. “Elçinin göğsünde neden tavuk var?”
Daena kahkaha attı. “Bir şeyden de haberin olsun Merhamet. Bu onun arması. Gün Batımı Krallığındaki tüm lordların armaları vardır. Bazılarının çiçek, bazılarının balık, bazılarının ayı, geyik ve bunun gibi şeyler. Bak, elçinin muhafızlarının armaları aslan.”
Bu doğruydu. Orada dört tane muhafız bulunuyordu; zırhlarının içindeki uzun, ihtişamlı adamların bellerinde Westeros’a özgü uzun kılıçlar asılıydı. Kırmızı pelerinleri, altın rengi sarmallar ile çevrelenmişti. Her pelerinin omzuna kırmızı gözlü sarı aslanlar tutturulmuştu. Merhamet aslan şeklindeki gösterişli miğferlerin altındaki yüzlere baktığında midesinde bir şeyler kıpırdadı. Tanrılar bana bir armağan bahşetti. Parmakları sertçe Daena’nın kolunu kavradı. “Şu muhafıza bak. Siyah İnci’nin arkasında, locanın en sonunda duran.”
“Ne olmuş ona? Tanıyor musun yoksa?”
“Hayır.” Merhamet Braavos’ta doğmuş ve burada yetişmişti. Westeros’tan gelen birini nasıl tanıyabilirdi? Çabucak düşünmesi gerekti. “Sadece, şey… Sence de yakışıklı değil mi?” Öyleydi ama çekici olmasına rağmen kaba bir yapısı vardı.
Daena omuz silkti. “Çok yaşlı. Diğerleri kadar yaşlı olmayabilir ama otuz yaşlarında ve Westeros’lu. Onlar korkunç vahşilerdir Merhamet. Böyle birinden uzak durmalısın.”
“Uzak mı durayım?” Merhamet kıkırdadı. Zaten sürekli kıkırdayan bir kızdı. Merhamet böyle biriydi. “Hayır. Daha da yaklaşmalıyım.” Daena’yı kenara sıkıştırdı ve “Şakşakçı beni aramaya gelirse sözlerimi tekrar okumaya gittiğimi söyle,” dedi. Oyunda söylediği çok az söz vardı ve çoğu “Ah, hayır, hayır, hayır,” ve “Yapma, lütfen yapma, dokunma bana,” ve “Lütfen lo’dum, ben hâlâ bakireyim” gibi sözlerdi.” Ancak bu Izembaro’nun ona verdiği ilk sözlerdi ve zavallı Merhamet’ten tek beklenen bunu doğru yapmasıydı.
Yedi Krallık’ın elçisi muhafızlardan ikisini locanın içine, Siyah İnci ve kendisinin arkasına yerleştirmişti. Diğer ikisini ise başkalarının onları rahatsız etmeyeceğinden emin olmak için locanın dışına koymuştu. Merhamet, kararmış bir geçitten sessizce geçip arkalarına yaklaştığında muhafızlar kendi aralarında Westeros’un Ortak Dil’ini konuşuyorlardı. Bu, Merhamet’in bilmediği bir dildi.
Muhafızlardan birinin “Yedi Cehennem. Burası çok rutubetli,” dediğini duydu. “Kemiklerim bile üşüdü. Lanet olası portakal ağaçları nerede? Özgür Şehirler’de hep portakal ağaçları olduğunu duyardım. Limon, ıhlamur, nar. Acı biberler, sıcak geceler, karnı çıplak kızlar. Karnı çıplak kızlar nerede, ha?”
“Onlar aşağı taraflarda; Lys’de, Myr’da ve Volantis’te.”diye cevap verdi diğer muhafız. Diğeri daha yaşlı bir adamdı. Büyük bir göbeği ve kırlaşmış saçları vardı. “Aerys’in El’i olduğu zamanlar Lord Tywin ile birlikte Lys’e gitmiştim. Braavos, Kral’ın Şehri’nin üstünde kalıyor ahmak. Harita okumayı bilmiyor musun?”
“Burada ne kadar kalacağımızı düşünüyorsun?”
“Senin isteyeceğinden daha uzun bir süre,” diye cevap verdi yaşlı adam. “Altın olmadan geri dönerse kraliçe onun kellesini alır. Ayrıca onun karısını da gördüm. Casterly Kayası’nda karısının inip de aralarında sıkışmaktan korktuğu basamaklar var. O kadar şişman bir kadın yani. Yanında bu esmer kraliçe varken kim o kadına geri döner ki?”
Yakışıklı muhafız sırıttı. “Onu bizle paylaşacağını düşünmüyorsun değil mi?”
“Ne, delirdin mi sen? Bizim gibileri fark ettiğini mi sanıyorsun? Lanet herif yarımızın isimlerini bile bilmiyor. Belki de Clegane ile birlikteyken her şey daha farklıydı.”
“Sör, böyle oyunların ve süslü fahişelerin adamı değildi. Sör bir kadını istediğinde onu alır ve işi bittiğinde bazen bize de bırakırdı. Siyah İnci’nin tadına bakmakta benim için sakınca yok. Sence bacaklarının arası pembe midir?”
Merhamet daha fazlasını duymak istiyordu fakat zaman yoktu. Zalim El başlamak üzereydi ve Şakşakçı kıyafetler için yardım etmesi için onu arıyor olmalıydı. Izembaro, Oyuncular’ın Kral’ı olabilirdi ama herkes Şakşakçı’dan korkardı. Yakışıklı muhafızına daha sonra zaman ayıracaktı.
Zalim El oynanmaya başladı.
Cüce, tahta mezar taşının arkasında bir anda meydana çıkınca kalabalık tıslamaya ve lanetler yağdırmaya başladı. Bobono sahnenin önüne doğru paytak paytak yürüdü ve onlara pis bir gülümseme attı. ““Yedi Yüzlü Tanrı beni kandırdı. Babam saf altından yapıldı. O altın kız ve erkek kardeşlerimi yaptı. Ben ise daha karanlık şeylerin ürünüyüm. Karşınızda kemiğin, kanın ve çamurun oluşturduğu…”
Daha sonra cücenin arkasında Marro belirdi. Yabancı’nın siyah uzun cüppesinin içindeyken dehşetli görünüyordu. Yüzü de siyahtı, kanla parlamış dişleri ise kırmızıydı. Fil dişinden yapılma boynuzları yukarıya uzanıyordu. Bobono onu göremiyordu ama balkondakiler görebiliyordu. Ve artık bütün izleyenler görebiliyordu. Kapı’da ölüm sessizliği oluştu. Marro sessizce ileriye doğru hareket etti.
Merhamet de sessizce ilerliyordu. Tüm kostümler asılmıştı. Şakşakçı, Daena ile birlikte mahkeme sahnesinde giyilen elbiseyi dikmekle meşguldü. Merhamet’in yokluğu fark edilmemiş olmalıydı. Gölge kadar sessiz bir şekilde elçinin locasının bulunduğu yere geri döndü. Kararmış bir girintinin içinde taş kadar hareketsiz durdu. Bulunduğu yerde muhafızların yüzünü çok rahat bir şekilde görebiliyordu. Emin olmak için dikkatli bir şekilde inceledi. Onun için çok mu gencim? diye endişeye kapıldı. Çok mu gösterişsizim? Ya da çok mu sıskayım? Muhafızın, büyük göğüslü kızlardan hoşlanmayan bir erkek olmasını umdu. Bobono onun göğüsleri konusunda haklıydı. En iyisi onu kaldığım yere götürmek olur. Ama benimle gelir mi ki?
“Sence bu o mu?” dedi yakışıklı olan.
“Ne, Ötekiler aklını mı çaldı?”
“Neden olmasın? Bu da bir cüce, değil mi?”
“Dünya’da yaşayan tek cüce İblis değil.”
“Belki öyle ama şuna bir baksana. Herkes ne kadar zeki olduğundan bahsediyor. Belki de kız kardeşinin onu arayacağı son yer olarak kendini eğlendirdiği bu oyun salonunu düşünmüştür. Sırf kardeşinin burnu sürtünsün diye yapmış olabilir.”
“Sen aklını kaçırmışsın.”
“Pekala, belki oyun bittikten sonra onun peşine düşerim. Kendim için.” Muhafız, elini kılıcının kabzasına attı. “Haklı çıkarsam lord olurum, değilsem de öldürürüm gider. Altı üstü bir cüce.” Gürültülü bir şekilde kahkaha attı.
Bobono sahnede Marro’nun oynadığı Yabancı ile pazarlık yapıyordu. Böyle küçük bir adama göre gür bir sesi vardı ve onu en yukarılara kadar taşıdı. “Bana kupayı ver,” dedi Yabancı’ya. “Bitirinceye kadar içeceğim. Altın ve aslan kanı tadındaysa çok iyi. Kahraman olamayacağım için canavar olmama izin ver ve onlara sevgi yerine korkuyu öğreteyim.”
Merhamet son sözleri onunla birlikte söyledi. Cücenin sözleri onunkilerden daha iyi ve daha zekiceydi. Beni isteyecek ya da reddedecek, diye düşündü. O halde oyun başlasın. Çok yüzlü tanrıya sessizce dua ederek bulunduğu girintiden dışarı çıktı ve muhafızlara doğru ilerledi. Merhamet, Merhamet, Merhamet. “Lordlarım,” dedi. “Braavos dilini biliyor musunuz? Lütfen bildiğinizi söyleyin.”
İki muhafız birbirlerine baktılar. “Neler oluyor?” diye sordu yaşlı olan. “Bu da kim?”
“Oyunculardan biri,” dedi yakışıklı muhafız. Kaşının üstüne düşen saçını geriye itti ve gülümsedi. “Üzgünüm tatlım. Senin zırva dilini konuşmuyoruz.”
Hay lanet diye düşündü Merhamet. Sadece Ortak Dil’i konuşabiliyorlar. Bu hiç iyi değildi. Vazgeç ya da devam et. Ama vazgeçemezdi. Onu deli gibi istiyordu. “Sizin dilinizi çat pat konuşabiliyorum,” diye yalan söyledi. Merhamet bunu söylerken en tatlı gülümsemesini bahşetti. “Arkadaşlarım sizin Westeros lordları olduğunu söyledi.”
Yaşlı adam güldü. “Lord mu? Evet evet, biz lorduz.”
Merhamet utanarak kafasını eğip ayaklarına baktı. “Izembaro lordları memnun etmek gerektiğini söyledi,” diye fısıldadı. “İstediğiniz bir şey varsa, ne olursa…”
Muhafızlar tekrar birbirlerine baktılar. Daha sonra yakışıklı olan elini uzatıp kızın göğüslerine dokundu. “Ne olursa mı?”
“İğrençsin,” dedi yaşlı adam.
“Neden? Izembaro konuksever olmak istiyorsa onu reddetmek kabalık olur.” Cücenin aletini düzeltirken yaptığı gibi muhafız da elini kızın göğüs ucuna götürüp çimdik attı. “Fahişelerden sonra en iyisi oyunculardır.”
“Doğru olabilir ama bu daha çocuk.”
“Değilim,” diye yalan söyledi Merhamet. “Bakireyim.”
“Çok uzun sürmeyecek,” dedi yakışıklı muhafız. “Ben Lord Rafford’um tatlım ve ne istediğimi çok iyi biliyorum. Şimdi şu duvara yaslan.”
“Burada olmaz,” dedi Merhamet elini adamın eline sürterek. “Oyunun oynandığı yerde olmaz. Çığlık atarsam Izembaro çılgına döner.”
“Nerede o halde?”
“Bir yer biliyorum.”
Yaşlı şövalye kaşlarını çattı. “Ne, gitmeyi mi düşünüyorsun? Sör seni aramaya gelirse ne olacak?”
“Neden gelsin? Şu an oyun izlemekle meşgul. Ayrıca kendi fahişesi de yanında. Ben neden bir tane almayayım. Merak etme çok uzun sürmeyecek.”
Evet diye düşündü Merhamet. Sürmeyecek. Merhamet adamın elinden tuttu ve onu arkaya götürüp merdivenlerden aşağıya indirdi. Birlikte sisli geceye adım attılar. Adam onu oyun salonunun duvarına doğru bastırırken “İsteseydin oyuncu olabilirdin,” dedi adama.
“Ben mi?” diyerek kahkaha attı muhafız. Tüm o saçma sapan konuşmalar. Yarısını bile hatırlamazdım.”
“İlk başlarda zordur,” dedi. “Ama zaman geçtikçe alışıyorsun. Sana sözleri öğretebilirim, yapabilirim.”
Kızı bileğinden yakaladı. “Şimdi ben sana bir şeyler öğreteceğim. İlk dersini alma zamanı.” Merhamet’i sertçe kendine çekerek dudaklarını öptü. Öperken dilini kızın ağzına sokmaya çalıştı. Bu ıslak ve yapış yapıştı. Tıpkı yılan balığı gibi. Merhamet adamın dilini kendi diliyle yaladı. Sonra da nefes nefese kendini geriye çekti. “Burada olmaz. Birileri görebilir. Odam çok uzakta değil ama acele etmeliyiz. İkinci sahne başlamadan önce geri dönmeliyim. Yoksa tecavüzümü kaçırırım.”
Adam sırıttı. “Korkmana gerek yok evlat.” Kızın onu yönlendirmesine izin verdi. El ele tutuşarak sisin içinde koştular, köprülerin üstünden ve ara sokaklardan geçip beşinci kattaki odasının kıymıklı basamaklarını çıktılar. Odasına girdiklerinde muhafız nefes nefese kalmıştı. Merhamet iç yağından yapılma mumu yaktı ve kıkırdayarak etrafında dans etti. “Ah, çok yorulmuşsun. Ne kadar yaşlı olduğunuzu unutmuşum lo’dum. Biraz kestirmek ister misiniz? Sadece uzanın ve gözlerinizi kapayın. İblis bana tecavüz ettikten sonra hemen buraya geri döneceğim.”
“Hiçbir yere gitmiyorsun.” Kızı sertçe kendine çekti. “Üstündeki şu paçavraları çıkar da sana ne kadar yaşlı olduğumu göstereyim,evlat.”
“Merhamet,” dedi. “Benim adım Merhamet. Söyleyebilir misin?”
“Merhamet,” dedi adam. “Benim adım Raff.”
“Biliyorum.” Elini adamın bacaklarının arasına götürdü ve pantolonun altında adamın erkekliğinin sertleşmiş olduğunu hissetti.
“Bağcıklar,” dedi kıza. “Şimdi tatlı bir kız ol ve onları çöz.” Onu yapmak yerine parmaklarını adamın kalçasından içeriye doğru götürdü. Adam homurdandı. “Lanet olsun. Dikkat et oraya. Sen --?”
Merhamet nefesini tuttu ve geriye çekildi. Korkmuş ve şaşırmış bir ifadesi vardı. “Kanıyorsunuz.”
“Ne?” Kalçasına baktı. “Tanrılar! Bana ne yaptın seni küçük sürtük? Kalçasından kırmızı bir leke yayılıyor ve kalın kumaşı ıslatıyordu.
“Ben bir şey yapmadım,” diye ciyakladı Merhamet. “Ben asla, oh olamaz, çok kan var. Durdurun şunu, durdurun. Beni korkutuyorsunuz.”
Yüzünde afallamış bir ifadeyle kafasını salladı. Elini kalçasına bastırdığında parmaklarının arasından kan fışkırdı. Kan, bacağından akıp çizmelerinin arasına girmeye başladı. Artık o kadar yakışıklı gözükmüyor diye düşündü. Dehşete düşmüş ve bembeyaz kesilmiş bir halde gözüküyor.
“Havlu,” dedi muhafız nefes nefese. “Bir havlu ya da paçavra getirip üstüne bastır. Tanrılar. Başım dönüyor.” Bacağı, kalçasından akan kan sebebiyle sırılsıklam olmuştu. Ayağa kalkmaya çalıştığında dizi büküldü ve yere düştü. “Yardım et,” diye yalvardı pantolonunun ağı kırmızılaşırken. “Anne merhamet eylesin. Şifacı, koş ve bana hemen bir şifacı bul.”
“Kanalın karşısında bir tane var ama buraya gelmez. Senin gitmen gerek. Yürüyemez misin?”
“Yürümek mi?” Parmakları kanla kaplanmıştı. “Kör müsün? Mızrağa saplı bir domuz gibi kanıyorum. Bu haldeyken yürüyemem.”
“Pekala,” dedi. “Oraya nasıl gideceğini bilmiyorum o zaman.”
“Beni taşıman lazım.”
Gördün mü? diye düşündü Merhamet. Sen kendi sözlerini biliyorsun, ben de kendi sözlerimi biliyorum.
“Öyle mi düşünüyorsun?” diye sordu Arya tatlı bir şekilde.
Uzun ince kılıcı kol yeninden çıkarırken Tatlı Raff ona doğru keskin bir bakış attı. Kılıcı adamın çenesinin altına götürerek boğazına soktu, döndürdü ve boğazını düz bir yırtıkla yanlamasına kopardı. Bunu kırmızı bir yağmur izledi ve gözlerindeki hayat ışığı söndü.
“Valar Morghulis,” diye fısıldadı Arya. Ancak Raff ölmüştü ve onu duyamazdı. Burnunu çekti. Onu öldürmeden önce merdivenlerden inmesine yardım etmeliydim. Şimdi cesedi suya atmak için kanala kadar sürüklemem gerekecek. Gerisini yılan balıkları hallederdi.
“Merhamet, Merhamet, Merhamet,” diye hüzünle şarkı söyledi. Hep aptal ve sersem bir kız olmuştu ama iyi kalpli biriydi. Onu özleyecekti. Daena’yı, Şakşakçı’yı ve diğerlerini de özleyecekti. Hatta Izembaro ve Bobono’yu bile. Hiç şüphe yok ki bu Deniz Lordu ve göğsünde tavuk bulunan elçi için sorun yaratacaktı.
Bunları daha sonra düşünürdü. Şimdi zamanı yoktu. Koşsam iyi olacak. Merhamet’in hâlâ daha söylemesi gereken sözler vardı. Bunlar ilk ve son sözleri olacaktı ve eğer kendi tecavüzüne yetişemezse Izembaro onun o güzel küçük kellesini alırdı.
Diğer Ön okumalar:
Kış Rüzgarları Yayınlanan Ön Okuma; Alayne
Mya Taş, çizme ve deri pantolonla kuşanmış şekilde ağır bir ahır kokusuyla, odanın kapısını çalmaya geldiğinde; küçük lorduna Kanatlı Şövalye’nin masallarından birini okuyordu. Mya’nın saçında saman, yüzünde ise kaşları çatık bir ifade vardı. Alayne, bu kaş çatıklığının Mychel Redfort ile alakalı olduğunu biliyordu.
“ Lordum, Leydi Waynwood’un sancakları yolun bir saat aşağısında görüldüler’’ diye Lord Robert’ı bilgilendirdi Mya. “ Leydi birazdan burda olur, kuzeniniz Harry ile beraber. Onları karşılamak ister misiniz?’’
Neden Harry’den bahsetmek zorundaydı ki? diye düşündü Alayne. Şimdi Tatlıbülbül’ü asla yatağından dışarı çıkaramayacağız. Çocuk bir yastığı tokatladı. “ Gönder onları. Onları asla burda istemedim.’’
Mya ne yapacağını bilemez şekilde baktı. Vadi’de ondan başka kimse bir katırla daha iyi başa çıkamazdı ama küçük lord ayrı bir meseleydi.
“ Onlar davet edildiler.’’ dedi kız kendinden emin olmayarak, “ turnuva için. Ben…’’
Alayne kitabını kapadı. “ Teşekkürler, Mya. İstersen izin ver, Lord Robert ile ben konuşayım.’’
Mya, yüzünde açık bir rahatlamayla, başka bir söz söylemeden çıktı.
“ Şu Harry’den nefret ediyorum.’’ dedi Tatlıbülbül kız dışarı çıktığında.
“ Bana kuzen diyor ama o, sadece benim ölmemi bekliyor böylece Kartal Yuvası ona kalsın. Benim bilmediğimi zannediyor, ama biliyorum.’’
“ Lordumuz böyle saçmalıklara inanmamalı.’’ dedi Alayne. “ Eminim ki Sör Harrold sizi gayet seviyordur.’’ Ve eğer tanrılar merhametliyse, beni de sever. Karnında ufak bir titreme hissetti.
“ Hayır sevmiyor,’’ diye ısrar etti Lord Robert. “ O sadece babamın kalesini istiyor, hepsi bu, o yüzden öyleymiş gibi davranıyor.’’ Çocuk battaniyeyi sivilceli göğsüne çekti. “ Senin onunla evlenmeni istemiyorum, Alayne. Ben Kartal Yuvası Lordu’yum ve bunu yasaklıyorum.’’ Sesi ağlamak üzereymiş gibi çıkmıştı. “ Onun yerine benimle evlenmelisin. Her gece aynı yatakta yatabilirdik, ve bana hikayeler okuyabilirdin.’’
Cüce kocam dünyanın bir yerinde yaşamaya devam ettiği müddetçe kimse benimle evlenemez. Petyr’nın iddia ettiğine göre Kraliçe Cersei düzinelerce cüce kafası toplatmıştı ama hiçbiri Tyrion ‘a ait değildi.
“ Tatlıbülbül, böyle şeyler söylememelisin. Sen Kartal Yuvası Lordu’sun ve Vadi’nin Savunucusu’sun, sen asil bir leydi ile evlenmeli ve senden sonra Arryn Hanedanı’nın Yüksek Salonu’nda oturacak bir erkek çocuk sahibi olmalısın.’’
Robert burnunu sildi. “ Ama ben istiyorum ki—‘’
Parmaklarını çocuğun dudaklarına koydu. “ Ne istediğini biliyorum, ama bu mümkün değil. Ben senin için uygun bir eş değilim. Ben piç doğumluyum.’’
“ Umrumda değil. Ben seni herkesten çok seviyorum.’’
Sen, tam bir küçük aptalsın. “ Lordumuzun sancaktarları umursayacaklardır. Bazıları babama abartılmış ve hırslı diyorlar. Eğer beni eş olarak alırsan, bunu, onun sana yaptırdığını söyleyebilirler, ve bu hiçbirimizin istediği bir şey değil. Beyan Lordları ona karşı yine silahlanabilirler; o ve ben, ikimiz ölüme mahkum edilebiliriz.’’
“ Onların seni incitmesine izin vermem!’’ dedi Lord Robert. “ Eğer denerlerse onların hepsini uçururum.’’ Eli titremeye başlamıştı.
Alayne, çocuğun parmaklarını okşadı. “ Geçti, benim Tatlıbülbülüm, sakin ol şimdi.’’ Titremesi geçtiğinde, “ Senin münasip bir eşin olmalı, meşru ve asil doğumlu bir kız.’’ dedi.
“ Hayır. Ben seninle evlenmek istiyorum, Alayne.’’
Zamanında leydi annen de tam buna niyetlenmişti, ama o zaman ben hem meşru doğumlu hem de soyluydum. “ Lordum bunu söylemekle çok kibar.’’ Alayne çocuğun saçını düzeltti. Leydi Lysa hiçbir zaman hizmetlilerin çocuğun saçına dokunmasına izin vermezdi, ve onun ölümünden sonra da Robert ne zaman birisi ona traş bıçağıyla yaklaşsa korkunç bir titremeden muzdarip oluyordu; o yüzden saçları omuzlarından dökülüp güçsüz beyaz göğsünün yarısına gelinceye kadar uzadı. Gerçekten de güzel saçları var. Eğer tanrılar merhametliyse ve evlenecek kadar uzun yaşarsa, karısı saçına hayran olacaktır. Karısı en azından bu yönünü sevecektir. “ Bizim çocuğumuz piç doğumlu olurdu. Sadece meşru doğumlu bir Arryn Hanedanı evladı, Sör Harrold ‘ı senin vârisin olmaktan kurtarabilir. Babam senin için uygun bir eş bulacaktır, benden bile güzel asil doğumlu bir kız. Beraber avlanıp, atmaca uçuracaksınız ve turnuvalarda takman için sana kendi lütfunu verecek. Çok geçmeden beni tamamiyle unutacaksın.’’
“ Hayır, unutmayacağım!’’
“ Unutacaksın. Unutmalısın.’’ Sesi kesin ama nazikti.
“ Kartal Yuvası Lordu istediğini yapabilir. Onunla evlensem bile seni sevemez miyim? Sör Harrold bayağı bir kadına sahip. Benjicot’un dediğine göre kız onun piçini taşıyormuş.’’
Benjicot aptal ağzını kapalı tutmayı öğrenmeli. “ Benden istediğin bu mu? Bir piç?’’ Çocuğun kavramış olduğu parmakları geri çekti. ‘’ Benim namusumu bu şekilde kirletir miydin?’’
Çocuk dehşete düşmüş gibi baktı. “ Hayır. Ben asla öyle demek —‘’
Alayne ayağa kaktı. ‘’İzin verirseniz lordum, gidip babamı bulmalıyım. Birinin Leydi Waynwood’u karşılaması gerek.’’ Küçük lordunun itiraz etmesine fırsat vermeden, hızlı bir reverans yaparak odadan çıktı, koridordan aşağı indi ve Lord Savunucu’nun dairesine giden kapalı köprüden geçti.
O sabah Petyr’ı bıraktığında; ter içinde kalmış atının üstünde, Martı Kasabası’ndan dönmüş yaşlı Oswell ile yemek yiyordu. Hala konuştuklarını umdu ama Petyr’ın üst kamarası aksine boştu.
Birisi pencereyi açık bırakmıştı ve kağıt yığınları yere uçuşmuştu. Güneş, eğimle kalın sarı pencerelerden içeri giriyordu ve toz zerreleri küçük altın böceklermiş gibi ışığın içinde dans ediyorlardı. Kar, yukarıda Dev Mızrağı’nın doruklarını örtmüş olmasına rağmen; sonbahar dağın aşağısında oyalanıyor ve kış buğdayları tarlalarda olgunlaşıyordu. Pencerenin dışarısından gelen çamaşırcı kadınların kahkahalarını da iyi duyabiliyordu, şövalyelerin talim yaptığı koğuştan gelen çeliğin çelik üstünde çıkardığı çınlama. Güzel sesler.
Alayne burayı sevmişti. Kendini tekrar yaşıyormuş gibi hissetti, babasından beri ilk defa…Lord Stark’ın ölmesinden beri.
Pencereyi kapadı, düşen kağıtları bir araya topladı, masanın üstünde yığın haline getirdi. Kağıtlardan biri yarışmacıların listesiydi. Altmış dört şövalye, Lord Robert Arryn’nin yeni Kanatlı Şövalyeler Kardeşliği arasında yer almak için rekabet etmeye davet edilmiş; ve altmış dört şövalye, savaş miğferleri üzerinde kartal kanatlarını taşıma ve lordlarını koruma hakkını kazanmak için mızraklarını sallamaya gelmişti.
Yarışmacılar Vadi’nin herbir yanından geliyorlardı, dağ vadilerinden ve sahilden, Martı Kasabası’ndan ve Kanlı Kapı’dan, hatta Üç Kızkardeşler’den bile. Birkaçı nişanlı olmasına rağmen, sadece üçü evliydi; sekiz galipten ( Alayne yedi kişi önermişti; tıpkı Kral Muhafızları gibi, ama Tatlıbülbül, Kral Tommen’dan daha fazla şövalyesi olması gerektiği konusunda ısrar etti) önlerindeki üç sene boyunca Lord Robert’ın yanında onun şahsi muhafızları olarak görev yapmaları beklenecekti, bu yüzden eşli ve çocuklu daha yaşlı olanlar davet edilmemişti.
Ve geldiler, diye düşündü Alayne gururla. Hepsi geldi.
Kuzgunların uçtuğu gün, her şey Petyr’nin dediği gibi sonuçlandı.
“ Hepsi gençler, hevesliler, macera ve şöhret için açlar. Lysa onların savaşmasına izin vermedi. Bu onların için ikinci en iyi şey. Lordlarına hizmet etmek ve kahramanlıklarını kanıtlamak için bir şans. Geleceklerdir. Hatta Vâris Harry bile.’’ Kızın saçını düzeltmiş ve alnından öpmüştü. “ Ne kadar da zeki bir kız evlatsın.’’
Gerçekten de zekiceydi. Turnuva, ödüller, kanatlı şövalyeler, hepsi kendi fikriydi. Lord Robert’ın annesi, onu gözyaşlarıyla doldurmuştu ama çocuk her zaman kızın ona okuduğu Sör Artys Arryn, Kanatlı Şövalye efsanesi, adın kaynağı, gibi hikayelerden cesaret kazanıyordu. Neden onun etrafını Kanatlı Şövalyeler ile çevirmeyelim ki? diye aklına gelmişti bir gece, Tatlıbülbül sonunda uykuya daldığında. Onu koruyacak ve cesaret verecek kendi Kral Muhafızları. Ve Petyr’e bu fikrini söyledikten kısa süre sonra Petyr gitti ve hemen hayata geçirdi. Sör Harrold’ı karşılamak için orda olmak isteyecektir. Nereye gitmiş olabilir?
Alayne kule merdivenlerinden aşağı indi ve Büyük Salon’un arkasındaki sütunlu balkona girdi. Aşağısında, hizmetliler akşamki ziyafet için ayaklı masaları hazırlarken, eşleri ve kızları da eski hasırları süpürüyor ve taze olanları dağıtıyorlardı. Lord Nestor, Leydi Waxley’e av ve kovalama desenli değerli goblenlerini gösteriyordu. Bir zamanlar Robert, Demir Taht’ta otururken Kral’ın Şehri’ndeki Kızıl Kale’de asılı duran aynı duvar kaplamaları. Joffrey onları indirtmiş ve bir mahzende çürümeye bırakmıştı, ta ki Petyr Baelish onların Nestor Royce’a armağan edilmek üzere Vadi’ye getirilmesini ayarlayıncaya kadar. Kaplamalar güzel olmakla kalmayıp aynı zamanda, Baş Vekilharç’ın eğer dinleyecek biri varsa anlatmaktan zevk aldığı gibi, bir zamanlar bir kralla aittiler.
Petry, Büyük Salon’da değildi. Alayne balkonu geçti ve kalın batı duvarının içine inşa edilmiş merdivenlerden indi ve mızrak dövüşünün yapılacağı alana çıktı. Seyirci standları gelip izlemek isteyenler için kurulmuş ve aralarına dört uzun mızrak bariyeri yerleştirilmişti. Lord Nestor’ın adamları bariyerleri badanayla boyuyor, standları parlak sancaklarla örtüp, yarışmacıların giriş yapacağı kapıya armalar asıyorlardı.
Avlunun kuzey ucunun sonunda, üç tane mızrak talimlerinin yapıldığı korkuluklar kurulmuştu ve bazı yarışmacılar onlarla sürüş yapıyorlardı. Alayne onları armalarından tanıyordu; Bellmore’un çanları, Lynderlylerin yeşil yılanları, Breakstone’un kırmızı kızağı, Tollett Hane’sinin siyah ve gri zikzakları. Sör Mychel Redfort mızrak direklerinden birini mükemmel bir hamleyle döndürdü. Kartal kanatlarını kazanmada favorilerden biriydi.
Petyr mızrak direklerinin orada ya da avlunun herhangi bir yerinde değildi. Ama gitmek için döndüğünde bir kadın sesi onu çağırdı.
“ Alayne!’’ diye seslendi Myranda Royce, kayın ağacının altında taştan oyulmuş bankta iki erkeğin ortasında otururken. Kurtarılmaya ihtiyacı varmış gibi duruyordu. Alayne, gülümseyerek arkadaşına doğru yürüdü.
Myranda yünden gri bir elbiseyle yeşil başlıklı bir pelerin giymişti ve oldukça umutsuz bir görünümü vardı. Her iki yanında da birer şövalye oturuyordu. Sağ taraftakinin kırlaşmış sakalı, kel bir kafası ve kucağının olması gereken yerde kılıç kemerinden taşan bir göbeği vardı. Sol taraftaki on sekizinden fazla değildi ve bir mızrak kadar sıskaydı. Kızıl bıyıkları sadece kısmen yüzündeki kızgın, kırmızı sivilceleri saklama görevi görüyordu.
Kel olan şövalye, bir çift kocaman pembe dudakla süslenmiş koyu mavi bir cüppe giyiyordu. Sivilceli-kızıl oğlansa, Martı Kasabası’ndan bir Shett olduğunu gösteren kahverengi zemin üzerinde dokuz beyaz martıyla kuşanmıştı. Myranda’nın göğüslerine o kadar istekle bakıyordu ki Myranda, Alayne’e sarılmak için kalkıncaya kadar onu farketmedi bile. Dönüp “ Sörler, size Leydi Alayne’i takdim edebilir miyim?’’ demeden önce, “ Teşekkürler, teşekkürler, teşekkürler’’ diye kulağına fısıldadı Randa.
“ Lord Savunucu’nun kızı,’’ diye açıkladı kel şövalye, içten bir nezaketle. Ağır ağır kalktı. “ Ve görüyorum ki hakkında anlatılanlar kadar güzel…’’
Altta kalmamak için sivilceli şövalye yerinden sıçradı, “ Sör Ossifer doğru söylüyor, siz Yedi Krallık’taki en güzel genç kadınsınız.’’ Eğer direkt göğüslerine doğru söylenmemiş olsaydı daha tatlı bir nezaket gösterisi olabilirdi.
“ Ve siz bütün genç kadınları kendi gözlerinizle gördünüz mü, Sör?’’ diye sordu Alayne. “ Böyle bir seyahat için epey gençsiniz.’’
Genç kızardı ki bu sadece sivilcelerini daha da kızgın gösterdi. “ Hayır, leydim. Ben Martı Kasabası’ndanım.’’
Ve ben değilim, diye geçirdi içinden, ama Alayne orada doğdu. Bu gencin yanında daha dikkatli olmalıydı. ‘’ Martı Kasabası’nı sevgiyle hatırlıyorum,’’ dedi belirsiz bir gülümsemeyle. Myranda’ya, “ Bir ihtimal babamın nereye gittiğini biliyor olabilir misin acaba?’’
“ Sizi ona götüreyim, leydim.’’
“ Umarım sizi Myranda’nın arkadaşlığından mahrum ettiğim için beni affedersiniz’’ dedi şövalyelere Alayne. Bir karşılık için beklemeden kendisinden daha yaşlı olan kızın koluna girerek onu banktan uzaklaştırdı. Ancak duyulabilecekleri mesafeden çıktıklarında
“ Gerçekten babamın nerde olduğunu biliyor musun?’’ diye fısıldadı.
“ Tabi ki hayır. Daha hızlı yürü, taliplerim takip ediyor olabilirler.’’ Myranda yüzünü buruşturdu. “ Ossifer Lipps Vadi’deki en sıkıcı şövalye, ama Uther Shett onun bu şöhretine talip. Onların benim için düelloya tutuşup birbirlerini öldürmeleri için dua ediyorum.’’
Alayne kıkırdadı. ‘’ Eminim ki Lord Nestor böyle taliplerden pek hoşnut kalmazdı.’’
“ Ah, kalabilirdi. Lord babam eski kocamı öldürüp başına bu kadar dert açtığım için bana kızgın.’’
“ Ölmesi senin hatan değildi.’’
“ Hatırladığım kadarıyla yatakta başkası yoktu.’’
Alayne’nin konuyu kapatmaktan başka seçeneği yoktu. Myranda’nın kocası onunla sevişirken ölmüştü. “ Bu, dün gelen Kızkardeş adamları kibardılar,’’ dedi konuyu değiştirmek için. “ Eğer Sör Ossifer ya da Sör Uther’ı beğenmediysen, onlardan biriyle evlen onun yerine. Bence en genç olanı gayet yakışıklıydı.’’
“ Fok derisi pelerini olan mı? diye sordu Myranda inanmayarak.
“ Onun kardeşlerinden biri, o zaman.’’
Myranda gözlerini devirdi. “ Onlar Kızkardeşler’den. Sen hiç mızrak sallayabilen bir Kızkardeş gördün mü? Onlar kılıçlarını morina balığı yağında temizleyip soğuk deniz suyuyla dolu fıçılarda yıkarlar.’’
“ Şey, onlar en azından temiz.’’ dedi Alayne.
“ Bazılarının ayak parmakları arasında ağlar var. Ben, yakında Lord Baelish ile evleneceğim. O zaman senin annen olurum. Parmağı ne kadar küçük diye soruyorum sana?’’
Alayne, bu soruyu cevaplayarak itibar vermek istemedi. “ Leydi Waynwood oğullarıyla birlikte yakında burda olur.’’
“ Bu bir söz mü yoksa tehdit mi?’’ sordu Myranda. “ İlk Leydi Waynwood bir kısrak olmalı, sanırım. Yoksa başka türlü nasıl bütün Waynwood erkeklerinin at suratlı olmasını açıklayabilirsin ki? Eğer ben bir Waynwood erkeği ile evlenecek olsaydım; ne zaman benimle sevişmek isterse miğferini giymesi için söz verdirtirdim. Bakıyorum da onu atladın. Onu benden çaldığın için seni asla affetmemen gerekir. Benim evlenmek istediğim oydu.’’
“ Nişan babamın işiydi,’’ diye karşı çıktı Alayne, daha önce yüzlerce kez yaptığı gibi. O sadece dalga geçiyor diye hatırlattı kendine… ama alayların arkasındaki kırgınlığı duyabiliyordu.
Mryanda şövalyelerin kılıç talimi yaptıkları avludan ileriye bakmak için durdu. “ İşte, şimdi tam da ihtiyacım olan koca tipleri.’’
Biraz ötede iki şövalye köreltilmiş talim kılıçlarıyla dövüşüyorlardı. Kılıçlar iki kez birbirine çarptı, sonra ancak havaya kalkmış kalkanlar tarafından bloke edilmek üzere birbirlerinden sıyrıldı, ama daha iri olan zemine çarptı. Alayne durduğu yerden kalkanın önünü göremiyordu ama
saldıranın kalkanına, uçarken pençelerinde kırmızı kalpler taşıyan üç kuzgun oyulmuştu. Üç kalp ve üç kuzgun.
O zaman kavganın nasıl sonuçlanacağını anlamıştı.
Bir süre sonra iri adam sersemlemiş şekilde çarpık miğferiyle toza serildi. Yaveri başından çıkarmak için bağları çözdüğünde kafatasından kan süzülüyordu. Eğer kılıçlar körleştirilmiş olmasaydı, beyin de olacaktı. Son kafa darbesi o kadar sertti ki düştüğünde Alayne acımayla irkildi. Myranda Royce, galibe düşünceli şekilde baktı. “ Sence Sör Lyn’den kibarca istersem benim taliplerimi öldürür mü?’’
“ Yapabilir, altın dolu dolgun bir kese için.’’ Sör Lyn Corbray her zaman paradan yana sıkıntılıydı, tüm Vadi’nin bildiği gibi.
“ Yazık, elimde olan sadece bir çift dolgun meme. Gerçi Sör Lyn eteğimin altında dolgun bir sosis olarak bana daha iyi hizmet eder.’’
Alayne’nin kıkırdaması Corbray’in dikkatini çekti. Elindeki kalkanı hantal yaverine verdi, miğferini ve kapitonesini çıkardı. “ Hanımlar.’’ Uzun kahverengi saçları terden kaşlarına yapışmıştı.
“ İyi vuruştu, Sör Lyn,’’ diye seslendi Alayne. “ Ama korkarım zavallı Sör Owen’ı acımasızca yere indirdiniz.’’
Corbray rakibinin avluda yaverinden yardım aldığı tarafa doğru baktı.
“ Başlatmasının hiçbir mantığı yoktu ya da beni denememeliydi.’’
Haklı diye düşündü Alayne, ama bu sabah onda haylazca bir iblislik vardı, o yüzden Sör Lyn’e kendince bir hücumda bulundu. Tatlıca gülümseyerek, “ Lordum, babamın dediğine göre kardeşinizin karısı hamileymiş.’’
Corbrey ona karanlık bir bakış attı. “ Lyonnel üzüntülerini yolladı. Sanki bir fahişeyi hamile bırakan ilk erkekmiş gibi kadının karnının büyümesini izlemek için satıcısının kızıyla beraber Yürek Ocağı’nda kaldı.’’
“ Ah, işte açık bir yara, diye düşündü Alayne. Lyonel Corbray’ın ilk karısı ona zayıflıktan başka bir şey vermedi, küçükken ölen hasta bir bebek, ve o kadar yıl boyunca Sör Lyn kardeşinin vârisi olarak kalmıştı. Zavallı kadın en sonunda öldüğünde, Petyr Baelish bir adım attı ve Lord Corbray için yeni bir evliliğe aracı oldu. İkinci Leydi Corbray, on altı yaşındaydı ve Martı Kasabalı zengin bir tüccarın kızıydı, ama kız muazzam bir çeyizle geldi ve insanlar onun uzun, etine dolgun, sağlıklı, büyük göğüslerle iyi, geniş kalçalara sahip olduğunu söylediler. Ve görünüşe göre doğurgandı da.
“ Hepimiz, Anne’nin ona kolay bir doğum ve sağlıklı bir bebek bağışlaması için dua ediyoruz,’’ dedi Myranda.
Alayne kendine hakim olamadı. Güldü ve dedi ki, “ Babam her zaman Lord Robert’ın sadık sancaktarlarına hizmet etmekten memnunluk duyar. Eminim ki sizin içinde bir evliliğe aracı olmaktan hoşnut kalır, Sör Lyn.’’
“ Ne kadar da kibar.’’ Corbray’in dudakları sanki gülmek istermişçesine gerildi, ki bu Alayne’nin çok hoşuna gitti. “ Ama arazilerim ya da bırakacak bir şeyim yoksa mirasçıları ne yapayım, Lord Savunucu sağ olsun? Hayır. Lord babana söyle onun damızlık kısraklarına ihtiyacım yok.’’
Sesindeki zehir o kadar kalındı ki bir an için onun aslında babasının adamlarından biri olduğunu unuttu, alınmış ve ücreti ödenmiş. Yoksa öyle miydi? Belki de Petyr’nin adamı yerine onun düşmanı gibi davranırken aslında gerçekten onun düşmanı olup adamı gibi davranıp düşmanıymış gibi davranıyordu.
Sadece düşünmesi bile kafasını döndürmeye yetti. Alayne, bir anda avludan döndü… ve arkasındaki turuncu saçlı, kısa, keskin yüzlü adama çarptı. Adamın elleri fırladı ve düşmeden onu tuttu. “ Leydim, sizi gafil avladıysam özür dilerim.’’
“ Hata benim. Sizi orda dururken görmedim.’’
“ Biz fareler sessiz yaratıklarız.’’ Sör Shadrich o kadar kısaydı ki bir yaver ile karıştırılabilirdi, ama yüzü çok daha yaşlı bir adama aitti. Adamın ağzının kenarında kırışıklıkların içinde uzun kümeler görülüyordu, kulağının altındaki yarada eski savaşlar ve gözlerinin arkasında hiçbir gencin sahip olamayacağı katılık. Bu yetişkin bir adamdı. Myranda bile ona saygıyla bakıyordu.
“ Siz de kanatlar için uğraşacak mısınız?’’ dedi Royce kızı.
“ Kanatlı bir fare komik bir görüntü olurdu.’’
“ Belki onun yerine meydan dövüşünü denersiniz?’’ diye önerdi Alayne. Sonuçta bu bütün kardeşler, amcalar, babalar ve yarışmacıların gümüş kanatları kazanıp kazanmayacağını izlemek için onları Kanlı Kapı’ya kadar geçiren arkadaşları için bir avuntuydu, ama bu şampiyonlar için ödül ve fidye kazanmak için bir şans olurdu.
“ İyi bir meydan dövüşü, gezgin bir şövalyenin umabileceği her şey, eğer bir kese ejderha için tökezlemezse. Ve bu pek olası değil, değil mi?’’
“ Sanırım değil. Ama şimdi bize izin vermek zorundasınız, sör, lord babamı bulmamız gerekiyor.’’
Duvarın tepesinden boru sesleri geldi. “ Çok geç.’’ dedi Myranda.
“ Buradalar. Onları kendimiz onurlandırmalıyız.’’ diyerek sırıttı. “ Kapıya en son varan Utter Shett ile evlenir.’’
Böylece yarışmaya başladılar. Avlu boyunca paldır küldür fırladılar ve ahırları geçtiler, etekleri çırpışıyordu; şövalyeler ve hizmetliler dönüp onlara bakıyorlardı, domuzlar ile tavuklar önlerinde dağılıyorlardı. Bu bir leydiye göre değildi ama Alayne kendi kendini gülerken buldu. Koşarken sadece küçük bir an için kim ve nerede olduğunu unuttu ve kendini Kışyarı’nın parlak soğuk günlerinde buldu, Kışyarı boyunca arkadaşı Jeyne Poole ile birlikte koşarken ve Arya arkadan onları yakalamaya çalışırkenki zamanlarda.
O sırada kapıodasına varmışlardı, ve ikisi de kırmızı suratlarıyla soluklanıyordu. Myranda yolda bir yerde pelerinini kaybetmişti. Tam zamanında gelmişlerdi. Kale kapısı kaldırılmıştı ve yirmi güçlü adamdan oluşan binici kolonileri altından geçiyordu. Başlarında Anya Waynwood vardı, Demirmeşe Leydisi, sert ve ince, gri-kahverengi saçları eşarbına dolanmıştı. Binici pelerini kahverengi kürk ile süslenmiş ağır yeşil yündendi ve boğazı hanesinin kırık tekerleği şeklindeki savatlanmış bir broş ile tutturulmuştu.
Myranda Royce öne çıktı ve reveransta bulundu. “ Lady Anya. Ay Kapılarına hoş geldiniz.’’
“ Leydi Myranda. Leydi Alayne.’’ Anya Waynwood ikisi içinde sırayla başını eğdi. “ Sizin bizi karşılamanız iyi oldu. İzin verin size torunum, Sör Roland Waynwood’u takdim edeyim.’’ Şövalyeye karşı başını salladı.
“ Ve, bu da benim en genç oğlum, Sör Wallace Waynwood. Ve tabi ki benim vesayetim altındaki, Sör Harrold Hardyng.’’
Vâris Harry, diye geçirdi içinden Alayne. Müstakbel kocam, eğer beni kabul ederse. İçini ansız bir korku kapladı. Yüzü kırmızı mı değil mi diye merak etti. Sakın ona bakma, diye hatırlattı kendine, gözünü dikme, bakakalma, boş boş bakma. Uzağa bak. O kadar koşmadan sonra saçı korkunç şekilde dağılmış olmalı. Gevşek tutamları yerine sokmamak için bütün kuvvetini kullandı. Şu aptal saçını umursama. Saçının bir önemi yok. Önemli olan o. O ve Waynwoodlar.
Sör Roland üçü içinde en büyük olandı, ama yine de yirmi beşten fazla değildi. Sör Wallace’dan daha uzun ve kaslıydı, ama ikisi de uzun suratlı ve çeneli, tel tel kahverengi saçlı ve kısık burunluydular. At suratlı ve gösterişsiz, diye düşündü Alayne.
Ama Harry…
Benim Harry’im, Lordum, sevgilim, nişanlım.
Sör Harry Harrdyng’in her santimi bir lordunkini andırıyordu; endamlı ve yakışıklı, bir mızrak gibi dümdüz ve kaslı. Jon Arryn’in gençliğini bilecek yaştakilerin, Sör Harrold’ın ona benzediğini söylediklerini biliyordu. Dağınık kum sarısı saçları vardı, açık mavi gözler ve kartal burun. Joffrey de alımlıydı, diye hatırlattı kendine. Alımlı bir canavar, o buydu işte. Küçük Lord Tyrion daha nazikti, ama yine de çarpık.
Harry ona bakıyordu. Kim olduğumu biliyor, diye fark etti, ve beni gördüğüne memnunmuş gibi durmuyor. Armasına dikkat ettiğinde farketmişti. Cüppesi ve koşu takımı Hardyng Hanesi’nin kırmızı ve beyaz elmaslarıyla desenlendirilmişti, kalkanı dörde ayrılmıştı. Hardyng ve Waynwood armaları birinci ve üçüncü çeyreklerde gösterilmişti, ayrı ayrı, ama ikinci ve dördüncü çeyrekte Arryn Hanedanı’nın ayı ve kartalı oyulmuştu, gökyüzü mavisi ve krem rengi. Tatlıbülbül bundan hoşlanmayacak.
Sör Wallace, ‘’ S-s-son gelenler biz-z-z miyiz?’’ diye sordu.
“ Evet, sizsiniz.’’ diye cevap verdi Myrnada Royce, adamın kekemesine hiç dikkat etmeden.
“ Mız-z-rak yarışlar-r-ı ne z-z-zaman başlaya-a-a-cak?’’
“ Ah, umarım yakında’’ dedi Randa. “ Yarışmacıların bazıları ay dönmesinden beri burdalar, babamın etinden ve bal liköründen pay sahibi oluyorlar. Hepsi iyi arkadaşlar, ve çok cesur… Ama gerçekten de çok yiyorlar.’’
Waynwoodlar güldüler, Vâris Harry bile inceden sırıttı. “ Gerilerde kar yağıyordu yoksa daha erken burda olurduk.’’ dedi Leydi Anya.
“ Eğer Kapılar’da bizi böyle bir güzelliğin beklediğini bilseydik, uçarak gelirdik,‘’ dedi Sör Roland.
Gerçi sözleri Myranda Royce’a doğruydu, söylerken Alayne’e gülümsedi.
“ Uçmak için kanatlara ihtiyacınız olurdu,’’ diye cevap verdi Randa,
“ ve burdaki bazı şövalyelerin bu konuda söyleyecek şeyleri olabilir.’’
“ Hararetli bir tartışmayı dört gözle bekliyorum.’’ Sör Roland atından aşağı indi, Alayne’e döndü ve gülümsedi. “ Lord Serçeparmak’ın kızının güzel ve zarafet dolu olduğunu duymuştum ama kimse bana onun bir hırsız olduğunu söylememişti.’’
“ Benim hakkımda yanılıyorsunuz, sör. Ben hırsız değilim!’’
Sör Roland elini kalbine götürdü. “ Peki, göğsümden kalbimi çaldığınız bu boşluğu nasıl açıklayacaksınız?’’
“ O, sa-a-dece alay-y edi-i-yor, Leydim,’’ diye kekeledi Sör Wallace.
“ Yeğeni-i-min hiç-ç bir-r zaman kalbi-i-i olmadı.’’
“ Waynwood tekerleğinin kırık bir çomağı var, ve bizim de amcamız işte böyle.’’ Sör Roland, Sör Wallace’ın kulağının arkasına bir fiske vurdu. “ Yaverler, şövalyeler konuşurken sessiz olmalı.’’
Sör Wallace kızardı. “ Be-e-n art-t-ık bir yaver deği-i-lim , leydim. Yeğen-n-im gayet i-i-yi biliyor ki ba-a-na şövalye-e-e-e-e-l—‘’
“ Ünvanı verildi?’’ diye devam ettirdi Alayne, kibarca.
“ Ünvanı verildi,’’ dedi Wallace Waynwood, minnettarca.
Eğer yaşasaydı Robb şimdi onun yaşında olurdu, diye düşünmeden edemedi, ama Robb bir kral olarak öldü, bu ise sadece bir çocuk.
“ Lord babam sizler için Doğu Kulesi’ndeki odaları ayarladı.’’ diye bilgilendirdi Leydi Myranda Leydi Waynwood’u, “ ama korkarım ki şövalyeleriniz yataklarını paylaşmak durumundalar. Ay Kapılar’ı asla bu kadar fazla soylu ziyaretçi için yapılmadı.’’
“ Siz, Kartal Kulesi’ndesiniz, Sör Harrold,’’ diye araya girdi Alayne. Tatlıbülbül’den olabildiğince uzakta. Bunun kasten ayarlandığını biliyordu. Petyr Baelish böyle şeyleri şansa bırakmazdı. “ Eğer sizi memnun edecekse, odanızı ben kendim göstereyim.’’ Bu sefer gözleri Harry’ninkilerle buluştu. Ona gülümsedi, ve Bakire’ye sessizce dua etti. Lütfen beni sevmek zorunda değil, beni beğensin yeter, sadece biraz, bu şimdilik yeterli olur.
Sör Harrold ona doğru soğukça baktı. “ Neden herhangi bir yere Serçeparmak’ın piçi tarafında eşlik edilmek beni memnun etsin ki?’’
Üç Waynwood da göz ucuyla ona baktılar. “ Burada misafirsin, Harry,’’ diye hatırlattı ona Leydi Anya, buz gibi bir sesle. “ Sakın unutma.’’
Bir leydinin silahı onun nezaketidir. Alayne kanın yüzüne sıçradığını hissedebiliyordu. Ağlamamak için dua etti. Lütfen, lütfen, ağlamamalıyım. “ Siz nasıl dilerseniz, sör. Ve şimdi eğer müsade ederseniz, Serçeparmak’ın piçi, lord babasını bulmalı ve geldiğinizi haber vermeli ki yarın turnuvayı başlatalım.’’ Ve belki atınız tökezler, Vâris Harry, böylece ilk mızrak yarışında o aptal kafanızın üstüne düşersiniz. Waynwoodlar garip bir şekilde arkadaşları adına özür dilemeye çalışırlarken soğuk bir surat takındı. Bitirdiklerindeyse dönüp ordan uzaklaştı.
Kalenin yakınında, Ser Lothor Brune’nun olduğu tarafa doğru paldır küldür koşarken nerdeyse adamı yere deviriyordu. “ Vâris Harry mi? Ahmak Harry, bence. O sadece abartılmış bir yaver.’’
Alayne ona sarıldığı için çok minnettardı. “ Teşekkür ederim. Babamı gördünüz mü, sör?’’
“ Aşağıda mahzenlerde,’’ dedi Sör Lothar, “ Lord Grafton ve Lord Belmore ile Lord Nestor’un tahıl ambarlarını denetliyorlar.’’
Mahzenler büyük, karanlık ve pisti. Alayne, ince bir mum yaktı ve inerken eteğini tuttu. Sona doğru, Lord Grafton’ın gürleyen sesini duydu ve takip etti. “ Tüccarlar almak, lordlar ise satmak için yaygara çıkarıyorlar,’’ diyordu Martı Kasabalı, onları bulduğunda. Uzun bir adam olmamasına rağmen, Grafton kalın kol ve omuzlara sahip geniş bir adamdı. Dağınık kirli sarı saçları vardı. “ Bunu nasıl durdurabilirim ki lordum?’’
“ Muhafızları limanlara yolla. Eğer gerekirse, gemilere el koyun. Hiçbir besin Vadi’den dışarı çıkmadıkça, nasıl olduğu farketmez.’’
“ Ama, fiyatlar,’’ diye karşı çıktı şişman Lord Belmore, “ bu fiyatlar adil olmaktan çok öte.’’
“ Bunu sen söylüyorsun, lordum. “ Bence, umduğumuzdan daha az. Bekle. Eğer gerekirse, yiyecekleri kendin alıp depola. Kış geliyor. Fiyatlar yükselecektir.’’
“ Belki,’’ dedi Belmore kuşkuyla.
“ Bronz Yohn beklemeyecektir,’’ diye yakındı Grafton. “ Martı Kasabası’na yelken açmasına gerek yok, zaten kendi limanları var. Biz hasatımızı stoklarken, Royce ve diğer Beyan Lordları, kendilerininkileri gümüşe çevireceklerdir, bu konuda emin olabilirsin.’’
“ Umalım da öyle olsun,’’ dedi Petyr. “ Kendi mahzenleri boşaldığında, bizim gıdalarımızı almak için o gümüşlerin en ufak kırıntısına bile ihtiyaçları olacak. Şimdi, müsade ederseniz, lordum, görünen o ki kızımın bana ihtiyacı var.’’
“ Leydi Alayne,’’ dedi Lord Grafton. “ Bakıyorum da bu sabah gözleriniz parlıyor.’’
“ Bunu söylemekle çok kibarsınız, lordum. Baba, sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim ama Waynwoodların geldiğini bilmek istersiniz diye düşündüm.’’
“ Ve, Sör Harrold da onlarla mı?’’
Korkunç Sör Harrold. “ Evet.’’
Lord Belmore güldü. “ Royce’un onun gelmesine izin vereceğini hiç düşünmezdim. Bu adam kör mü, yoksa sadece aptal mı?’’
“ Onurlu. Bazen ikisi de aynı anlama gelebilir gerçi. Eğer çocuğun kendisini ispatlama şansını reddetseydi, araları bozulabilirdi, yani neden mızrak sallamasına engel olsun ki? Çocuğun hiçbir surette Kanatlı Şövalyeler arasına girmesi için yeterli yeteneği yok.’’
“ Sanırım yok,’’ dedi Belmore, gönülsüzce. Lord Grafton, Alayne’in elini öptü ve iki lord dışarı çıkarak, baba kızı yalnız bıraktılar.
“ Gel, ‘’ dedi Petyr, “ yürü benimle.’’ Kızın elini koluna koydu ve onu mahzenin derinliklerine doğru yönlendirdi., boş zindanı geçtiler.
“ Şimdi, Vâris Harry ile ilk görüşmen nasıldı?’’
“ O, korkunçtu.’’
“ Dünya, birçok dehşetle dolu, tatlım. Şimdiye kadar bunu anlamış olmalısın. Onlardan yeterince gördün.’’
“ Evet,’’ dedi kız, “ ama neden bu kadar acımasız olmak zorundaydı ki? Bana senin piçin dedi. Avlunun tam ortasında, herkesin önünde.’’
“ Onun bildiği kadarıyla, öylesin. Bu nişan asla onun fikri değildi ve
şüphesiz, Bronz Yohn onu benim oyunlarıma karşı uyarmıştır. Sen benim kızımsın. Sana güvenmiyor, seni kendisinden aşağı zannediyor.’’
“ Ama, değilim. Kendini mükemmel bir şövalye zannedebilir, ama Sör Luther, onun sadece abartılmış bir yaver olduğunu söylüyor.’’
Petyr, kolunu kıza doladı. “ Evet, öyle, ama o Robert’ın vârisi de. Harry’i buraya getirmek, planın ilk aşamasıydı, ama şimdi onun kalmasını sağlamalıyız, ve bunu da ancak sen yapabilirsin. Güzel bir yüz onun zayıf noktası, ve kimin yüzü seninkinden güzel ki? Onu cezbet. Büyüle. Kendine bağla.’’
“ Nasıl yapacağımı bilmiyorum,’’ dedi umutsuzca.
“Ah, bence biliyorsun,’’ dedi Serçeparmak, o gözlerine ulaşmayan gülüşüyle. “ Bu gece, salondaki en güzel kadın sen olacaksın, aynı annenin senin yaşında olduğu gibi güzel. Seni kürsülerin oraya oturtamam ama duvar apliklerinin altında yüksek, saygın bir yerin olacak. Ateş saçlarında parlayacak, böylece herkes ne kadar güzel bir yüzün olduğunu görecek. Yaverleri kovuşturmak için, eline şöyle uzun bir kaşık al, tatlım. Şövalyeler lütfun için yalvarırken, yeşil oğlanların ayak altında dolaşmasını istemezsin.’’
“ Kim bir piçin lütfunu takmak ister ki?’’
“ Harry, eğer tanrıların bir kaza verdikleri kadar aklı varsa… ama sakın lütfunu ona verme, başka bir aşık seç ve lütfunu ona ver. Fazla hevesli gözükmek istemezsin.’’
“ Hayır,’’ dedi Alayne.
“ Lady Waynwood, Harry’e seninle dans etmesi için ısrar edecektir, sana bu kadarını söz verebilirim. Bu senin şansın olacak. Çocuğa gülümse. Konuşurken ona dokun. Kibrini kırmak için onunla alay et. Eğer karşılık veriyor gibi gözükürse, ona bitkin hissettiğini söyle ve seni temiz hava alman için dışarı çıkarmasını iste. Hiçbir şövalye genç bir kızın bu isteğini reddetmez.’’
“ Evet,’’ dedi kız, “ ama o benim bir piç olduğumu zannediyor.’’
“ Güzel bir piç, ve Lord Savunucu’nun kızı.’’ Petyr, kızı kendine çekti ve her iki yanağından da öptü. “ Gece sana ait, tatlım. Bunu hatırla, her zaman.’’
“ Denerim baba,’’ dedi kız.
Ziyafet, tam babasının söz verdiği gibiydi.
Lordlarının karşısına gümüş kanatlar için yarışmaya gelen altmış dört yarışmacı onuruna altmış dört çeşit yemek. Nehir ve göllerden turna balığı, alabalık ve somon; denizlerden yengeçler, morina ve ringa balıkları. Ördekler de vardı, tüyleri içinde horozlar ve tavus kuşları ve de badem sütü içinde kuğular. Yavru domuzlar ağızlarında elmayla pastırma eşliğinde servis edildi ve üç kocaman yaban öküzü mutfak kapısından geçmedikleri için avludaki ateş yığınlarında bütün olarak kızartılmıştı. Sıcak ekmek somunları Lord Nestor’un salonundaki masaları dolduruyordu, ve mahzenlerden kocaman peynir tekerleri getirilmişti. Tereyağı taze çalkalanmıştı ve pırasalar, havuçlar, kızarmış soğanlar, pancarlar, turplar ve de yaban havuçları vardı. Ve hepsinden iyisi, Lord Nestor’ın aşçıları, muhteşem bir incelikle, Dev’in Mızrağı şeklinde limonlu kekler hazırlamışlardı, üç buçuk metre boyunda ve Kartal Yuvası şekeri ile süslenmiş.
Benim için, diye düşündü Alayne, kek servis arabasıyla getirilirken. Tatlıbülbül de limonlu kekleri seviyordu ama ancak kız onları sevdiğini söyledikten sonra. Kek, Vadi’deki bütün limonlara mal olmuştu ama Petyr daha fazlası için Dorne adam göndereceğine söz vermişti.
Hediyeler de vardı, şatafatlı hediyeler. Her yarışmacıya gümüş kumaştan pelerin ve kartal kanatları şeklinde taştan broşlar verilmişti. Erkek kardeşlere, babalara ve mızrak yarışlarını izlemeye gelenlere iyi çelikten hançerler verilmişti. Anneler, kız kardeşler ve leydiler içinse adil olmak adına ipek kumaşlar ve Myr dantelleri vardı.
“ Lord Neston’ın eli açıkmış.’’ dediğini duydu Alayne, Sör Edmund Breakstone’un. “ Açık bir el ve serçeparmak.’’ diye karşılık verdi Leydi Waynwood, başını Petyr Baelish’e doğru sallayarak. Breakstone çok geçmeden kadının ne demek istediğini anlamıştı. Bu cömertliğin asıl kaynağı Lord Nestor değil, Lord Savunucu’ydu.
Son yemek de servis edilip kaldırıldıktan sonra, dans edilecek yer açmak için masalar ayaklıklarından çıkarıldı ve müzisyenler içeri alındı.
“ Hiç şarkıcı yok mu?’’ diye sordu Ben Coldwater.
“ Küçük lord onlara katlanamıyor,’’ diye cevapladı Lynderly.
“ Marillon’dan beri.’’
“ Ah, o Leydi Lysa’yı öldüren adamdı, değil mi?’’
Alayne çekinmeden konuştu. “ Şarkı söylemesi leydiyi fazlasıyla memnun etmişti ve leydi de ona fazlasıyla iyilik göstermişti, belki de. Babamla evlendiği zaman şarkıcı delirdi ve onu Ay Kapısı’ndan aşağı attı. O zamandan beri Lord Robert şarkı söylenmesinden nefret ediyor. Ama hala müzikten hoşlanıyor.’’
“ Benim gibi,’’ dedi Coldwater. Kalktı ve Alayne’i dansa davet etti.
“ Beni bu dansla onurlandırır mısınız, leydim?’’
Dans pistine doğru giderken, ‘’Çok kibarsınız.’’ dedi genç kız.
O geceki ilk partneri oydu ama son olmaktan çok uzaktı. Aynı Petyr’ın söz verdiği gibi genç şövalyeler başına üşüşüyor ve genç kızın lütfu için rekabet ediyorlardı. Ben’den sonra Andrew Tollett ile dans etti, yakışıklı Sör Byron, kırmızı burunlu Sör Morgarth ve ‘Deli Fare’ Sör Shadrich. Sonra Sör Albar Royce, Myranda’nın iri, sıkıcı erkek kardeşi ve Lord Nestor’ın vârisi. Sunderlandslerin üçü ile de dans etti ve hiçbirinin parmakları arasında ağlar yoktu ama ayak parmakları için söz veremezdi. Uther Shett görünüşe göre kızın iki yüzlü iltifatlarını ayağına basarak ödetmek istiyordu, ama Sör Targon, ‘Yarıvahşi’, tam olarak bir nezaket ruhuna sahip olduğunu kanıtladı. Ondan sonra Sör Roland Waynwood onunla dans etti ve salondaki şövalyelerin yarısı hakkında alaycı yorumlar yaparak genç kızı güldürdü. Amcası Wallace da sırasını kullandı ve aynısını yapmak istediyse de kelimeler bir türlü ağzından çıkamadı. Alayne sonunda ona acıdı ve utancından sıyrılması için sevinçle konuşup durmaya başladı. Dans bittiğinde kız mazur görülmesini rica ederek şarap içmek için yerine geçti.
Ve orda duruyordu, Vâris Harry’nin kendisi; uzun, yakışıklı, sert bakışlı. “ Leydi Alayne. Bu dansı bana lütfeder misiniz?’’
Bir an için düşündü. “ Hayır. Sanmıyorum.’’
Gencin yanakları kızarmaya başladı. “ Avluda size karşı affedilemez şekilde kabaydım. Beni bağışlamak zorundasınız.’’
“ Zorundayım?’’ saçını arkaya attı, şarabından bir yudum aldı, onu biraz bekletti. “ Affedilemez şekilde kaba olan birini nasıl affedebilirsiniz ki? Bunu bana açıklar mısınız, sör?’’
Sör Harrold, kafası karışmış gözüküyordu. “ Lütfen. Sadece bir dans.’’
Cezbet onu. Büyüle. Kendine bağla. “ Madem ısrar ediyorsunuz.’’
Genç adam başını salladı, elini uzattı ve onu pistin oraya doğru götürdü. Müziğin devam etmesini beklerlerken, Alayne, Lord Robert’ın onları izlediği kürsülerin oraya göz attı. Lütfen, diye dua etti, onun şimdi seğirip titremesine izin verme. Burda olmaz. Şimdi olmaz. Üstat Coleman muhakkak ki ziyafetten önce ona güçlü dozda tatlısüt vermiştir, ama yine de.
Sonra müzisyenler bir melodi tutturdu ve dans etmeye başladılar.
Bir şey söyle, diye zorladı kendini. Eğer onunla konuşacak cesareti bulamazsan, asla onu kendine aşık edemezsin. Ona, ne kadar iyi bir dansçı olduğunu söylemeli miydi? Hayır. Büyük ihtimal bunu bu akşam düzinelerce kez duymuştur. Hem zaten Petyr çok hevesli gözükmemen gerektiğini söyledi. Onun yerine dedi ki, “ Duydum ki baba olmak üzereymişsiniz.’’ Bu çoğu genç kızın müstakbel nişanlısına söylemeyeceği bir şeydi, ama Sör Harrold’ın yalan söyleyip söylemeyeceğini merak etti.
“ İkinci defa. Kızım Alys iki yaşında.’’
Piç kızın Alys, diye geçirdi içinden Alayne, ama onun yerine, “Ama annesi başka bir kadın.’’ dedi.
“ Evet. Cissy, ben onunla düşüp kalkarken güzeldi, ama çocuk doğurmak onu bir inek gibi şişman yaptı, o yüzden Leydi Anya onunla adamlarından biri arasında bir evlilik ayarladı. Safran ile daha farklı.’’
“ Safran?’’ Alayne gülmemeye çalıştı. “ Gerçekten mi?’’
Sör Harrold durumu fark ederek kızardı. “ Babası diyor ki; kızı onun için altından bile daha değerli. Babası zengin, Martı Kasabası’ndaki en zengin adam. Baharatlardan bir servet.’’
“ Bebeğin adını ne koyacaksınız?’’ diye sordu. “ Kız olursa Tarçın? Erkek olursa Karanfil?’’
Genç adam nerdeyse tökezliyordu. “ Leydim alay ediyor.’’
“ Ah, hayır.’’ Petyr bu söylediğimi duyunca kahkaha atacaktır.
“ Bilmelisiniz ki, Safran çok güzeldir. Uzun ve ince, büyük kahverengi gözler ve bal rengi saçlar.’’
Alayne elini kaldırdı. “ Benden de mi güzel?’’
Sör Harrold, genç kızın yüzünden bir anlam çıkarmaya çalıştı.
“ Yeterince alımlısınız, kabul ediyorum. Leydi Anya bana bu eşlemeden ilk bahsettiğinde, babanıza benzeyebileceğinizden çok korktum.’’
“ Küçük sivri bir sakal falan mı?’’ Alayne güldü.
“ Ben öyle demek…’’
“ Umarım konuşmanızdan daha iyi mızrak sallıyorsunuzdur.’’
Bir an için genç adam donakaldı. Ama şarkı sona ererken, kahkahaya boğuldu. “ Kimse bana sizin zeki olduğunuzu söylemedi.’’
Güzel dişleri var, diye düşündü genç kız, düzgün ve beyaz. Ve güldüğü zaman gerçekten güzel gamzeleri ortaya çıkıyordu. Parmaklarından birini gencin yanağının altına koydu. “ Eğer evlenirsek, Safran’ı babasına geri göndermen gerek. İsteyeceğin tüm baharat ben olacağım.’’
Genç adam sırıttı. “ Size söz veriyorum, leydim. O gün gelinceye kadar, turnuvada sizin lütfunuzu takabilir miyim?’’
“ Hayır, takamazsınız. Söz verdim… başkasına.’’ Henüz kim olduğunu bilmiyordu ama birini bulacağından emindi.
Diğer ön okumalar:
Theon
Arianne
Merhamet
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

























Takipte Kalın
Harikalar diyarına düşen her yapraktan haberdar olmak için...