doran martell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kış Rüzgarları Yayınlanan Ön Okuma; Arianne II



                                                                                     Arianne II
Gazap Burnu’nun güney kıyısı boyunca kadim zamanlardan kalan parçalanmış, taştan gözetleme kuleleri yükseliyordu. Bu kuleler, eskiden denizin karşısından yağma yapmaya gelen Dorne’lu akıncılara ikaz maiyeti taşıması için yapılmıştı. Kulelerin etrafında ise köyler kurulmuştu ve o köylerden pek azı gelişip kasaba olabilmişti.
Gökdoğan, Genç Ejderha’nın cesedinin Dorne’dan evine götürülürken üç gün boyunca kaldığı yere, Ağlayan Kasaba’nın limanına yanaştı. Kasabanın kalın ahşap duvarlarında hâlâ daha, en azından burada, Demir Taht’ın sözünün geçtiğini gösteren Kral Tommen’in geyik ve aslanlı sancağı dalgalanıyordu. Karaya çıkarken Arianne yanındaki eşlikçilerini “Dilinize hâkim olun,” diye uyardı. “Kral’ın Şehri buradan geçtiğimizi asla bilmemeli.” Lord Connington’ın isyanı hüsrana uğrarsa ve Dorne’un onu Connington ve yanındaki taht adayı ile görüşme yapmaya göndermesi açığa çıkarsa bu onlar için kötü sonuçlar doğururdu. Bu, babasının kızına kılı kırk yararak öğrettiği derslerden bir diğeriydi; Tarafını özenle, sadece onların kazanma şansını gördüğünde seç.
Geçen yılki fiyatlardan beş kat daha pahalı olmasına rağmen at almakta sorun yaşamadılar. “Biraz yaşlılar lâkin sıhhatleri yerinde,” dedi seyis. “Fırtına Burnu’nun bu yakasında daha iyilerini bulamazsınız. Akbaba’nın adamları karşılarına çıkan bütün atlara ve katırlara el koydular. Öküzleri de aldılar. Atlar için onlardan ödeme yapmalarını isterseniz bazıları kâğıtlara damga vurarak yapar. Bir kısmı ise karnınızı yarıp içinizden çıkardığı avuç dolu bağırsakla öder. Böylelerine denk gelirseniz sesinizi çıkarmayın ve atları onlara teslim edin.”
Kasaba, üç han barındıracak kadar büyüktü ve hepsinin ortak salonu dedikodularla doluydu. Arianne, bir şeyler duyup öğrenmeleri için her birine adamlarını gönderdi. Kırık Kalkan’da Daemon Kum, Holf’un Adamları’ndaki büyük septin yakıldığını ve denizden gelen yağmacılar tarafından yağmalandığını öğrendi. Ayrıca Bakire Adası’nda bulunan yüz genç rahip çırağı köle olarak alınmıştı. Dalgıçkuşu’na giden Joss Hood ise Ağlayan Kasaba’dan aralarında genç Sör Addam ve yaşlı Lord Whitehead’in oğlu ve varisinin de bulunduğu elli kadar adamın Jon Connington’a katılmak için kuzeye doğru yola çıktığını ve Akbaba Tüneği’ne gittiklerini öğrendi. İsminin hakkını veren Ayyaş Dorne’lu Feathers; insanların mırıldanmalarında akbabanın, Kızıl Ronnet’in erkek kardeşini idam ettiğini, kız kardeşine ise tecavüz ettiğini duymuştu. Erkek kardeşinin ölümünün ve kız kardeşine sürülen lekenin intikamını almak için Ronnet’in bizzat kendisinin hızlı bir şekilde güneye ilerlediği söyleniyordu.
Arianne, gördüğü ve duyduğu her şeyi babasına bildirmek için o gece Dorne’a ilk kuzgununu yolladı. Ertesi sabah, yeni doğan güneşin ilk huzmeleri Ağlayan Kasaba’nın sivri tepeli çatılarına ve kıvrık sokaklarına vururken Sisli Orman’a doğru yola çıktılar. Kuşluk vaktinde yemyeşil arazilerin ve küçük köylerin arasından kuzeye doğru ilerlerken hafif bir yağmur başladı. Şimdiye kadar hiçbir mücadele izine rastlamamışlardı, fakat tekerlek izleriyle dolu yolda seyahat eden diğer insanların başka bir yöne gittikleri görünüyordu. Köylerden geçerken kadınlar onlara temkinli gözlerle bakıyor ve çocuklarını yakınında tutuyorlardı. Daha da kuzeyde, düz araziler yerini engebeli tepelere ve ormanın sık koruluklarına bıraktı. Yollar patikalara dönüştü ve köylerin sayısı bir hayli azaldı.
Alacakaranlık vurduğunda yağmur ormanının kenarına, derelerin ve ırmakların karanlık ormanlar boyunca uzandığı ve zeminin çamur ile çürüyen yapraklardan oluştuğu ıslak yeşil diyara geldiler. Nehir yatakları boyunca Arianne’in daha önce hiç görmediği kadar büyük, devasa söğütler yetişmişti. Bu söğütlerin gövdeleri yaşlı bir adamın yüzü gibi çarpık ve eğri büğrüydü ve sakalı andıran gümüşi yosunlarla bezeliydi. Ağaçlar, ormanın her bir yanında çok sık ve dip dibeydiler ve güneşin içeri girmesini engelliyorlardı; Katran ağaçları, kırmızı ardıçlar, ak meşeler, kule kadar yüksek çeşitli çam ağaçları; devasa iğneyapraklılar, büyük yapraklı akçaağaçlar, kızılağaçlar ve tek tük de olsa vahşi büvet ağacı. Bunların birbirine geçmiş dallarının altında ise bol miktarda eğrelti otu ve çiçek yetişmişti; aşk merdivenleri, çançiçekleri, akşam yıldızları, zehirli öpücükler, kızılyaprak, ciğerotu, boynuzotu. Ağaçların kök ve gövdelerinin arasından yağmuru soluk benekli elleriyle yakalayan mantarlar türemişti. Diğer ağaçlar ise yosun tutmuştu; yeşil, gri çok az da olsa parlak erguvan. Her bir taş ve kaya, likenlerle kaplanmıştı. Ayrıca çürümüş kütüklerden şapkalı mantarlar çıkmıştı. Her yer göz alabildiğine yeşildi.
Arianne bir keresinde babasını ve Üstat Caleotte’yi bir rahiple Dorne Denizi’nin kuzey ve güney tarafının neden bu kadar farklı olduğu konusunda tartışırken duymuştu. Rahip, deniz tanrısının ve rüzgâr kraliçesinin kızlarını çalıp onların ebedi düşmanlığını kazanan ilk Fırtına Kralı Durran Godsgrief yüzünden olduğunu düşünüyordu. Prens Doran ve üstat daha çok su ve rüzgâr konusuna yönelmiş ve Yaz Denizi’nde oluşan büyük fırtınaların nasıl bütün rutubeti topladığını ve kuzeye doğru harekete geçip Gazap Burnu’na vurduğunu konuşmuşlardı. Babası, garip bir nedenden dolayı fırtınaların Dorne’a uğramadığını söylemişti. “Ben nedenini biliyorum,” diye cevap vermişti rahip. “Hiçbir Dorne’lu iki tanrının birden kızını çalmadı.”
Burada ilerleyişleri Dorne’dakinden çok daha yavaştı. Düzgün yollar yerine engebeli ve sağa sola kıvrılan yarıklardan, yosun kaplı kayaların arasından ve aşağısı böğürtlen çalılarıyla dolu derin vadilerden geçtiler. Patikalar bazen bataklığa gömülüyor ya da eğreltiotlarının arasında yok olarak kayboluyordu. Böyle durumlarda Arianne ve eşlikçileri, yollarını sessiz ağaçların arasında kendi başlarına buluyorlardı. Yağmur ise hâlâ hafif ve sabit bir şekilde yağıyordu. Dört bir yanlarında ağaç yapraklarından süzülen su damlalarının sesi vardı. Her bir milde ise küçük bir şelalenin müziği onları çağırıyordu.
Orman mağaralarla da doluydu. Islanmamak için ilk gecelerinde mağaralardan birine sığındılar. Ay ışığının uçuşan kumları gümüş rengine çevirdiği Dorne’da karanlık çöktükten sonra sıkça seyahat etmişti ancak yağmur ormanı bataklıklarla, derin vadilerle ve obruklarla doluydu. Ayın görülmesi imkânsızken ağaçların altı zift kadar karanlıktı.
Feathers, ateş yaktı ve Sör Garibald’ın yolda bulduğu mantar ve soğanlarla birlikte bir çift yaban tavşanı pişirdi. Yemeklerini yedikten sonra Elia Kum bulduğu bir sopayı üzerine kuru yosun atarak bir meşaleye çevirdi ve mağaranın derinliklerini keşfe çıktı. “Fazla uzağa gitme,” dedi kıza Arianne. “Buradaki bazı mağaralar çok derin. Kaybolmak zor olmaz.”
Prenses, Daemon Kum ile oynadığı bir cyvasse oyununu kaybetti, Joss Hood’u ise yendi. Diğer ikisi oyunun kurallarını Jayne Ladybright’a öğretmeye başlarken yanlarından ayrıldı. Bu tür oyunlardan yorulmuştu artık.
Yağan yağmuru izlemek için mağaranın girişinde bacak bacak üstüne atarak otururken Nym ve Tyene şimdiye dek Kral’ın Şehri’ne ulaşmış olmalılar diye düşündü. Henüz varmadılarsa da çok yakında ulaşırlar. Tecrübeli üç yüz mızrak da onlarla birlikte Boneway yolu üzerinden Yaz Kalesi’ni geçip Kral Yolu’na doğru gitmişti. Lannisterlar, kral ormanındaki tuzaklarını uygulamaya geçirseydi Leydi Nym bunun felaketle sonuçlanacağını görürdü. Katiller de peşine düştükleri avı bulamazlardı. Prenses Myrcella’dan gözü yaşlı bir şekilde ayrıldıktan sonra Prens Trystane Güneş Mızrağı’nda kalmıştı ve artık güven içindeydi. Bu kardeşlerimden biri diye düşündü Arianne. Peki ya Quentyn? Akbaba’nın yanında değilse nerede? Ejderha kraliçesi ile evlenmiş miydi? Kral Quentyn. Hâlâ daha kulağa aptalca geliyordu. Daenerys Targaryen, Arianne’den altı yedi yaş gençti. O kadar genç biri, kardeşi gibi sıkıcı ve renksiz birini ister miydi? Genç kızlar görevine bağlı ciddi erkekler yerine hınzır gülümsemelere sahip gösterişli şövalyelerin hayalini kurardı. Yine de Dorne’u isteyecek. Demir Taht’a oturmak istiyorsa, Güneş Mızrağı’nın desteğini almalı. Bunun karşılığı Quentyn ise ejderha kraliçesi bunu ödemeli. Peki ya Daenerys şu anda Connington ile birlikte Akbaba Tüneği’ndeyse ve bu diğer Targaryen olayı zekice kurgulanmış bir oyunsa? Kardeşi şu an pekâlâ Daenerys’in yanında olabilirdi. Kral Quentyn. [i]Ona diz çökmem gerekecek mi?
[/i]Bunları düşünmenin bir faydası yoktu. Quentyn ya kral olacak ya da başarısızlığa uğrayacak. Umarım Daenerys ona, benim kardeşime davrandığımdan daha nazik bir şekilde davranır.
Artık uyuma vakti gelmişti. Sabah olunca gidecekleri uzun mesafeler vardı. Arianne anca yerine kurulurken Elia Kum’un henüz dönmediğini fark etti. Başına bir şey geldiyse kardeşleri beni yedi farklı yolla öldürür. Jayne Ladybright, kızın mağaradan dışarı çıkmadığına dair yemin etti. Bu da Elia’nın hâlâ daha mağaranın içinde bir yerlerde karanlığın içinde dolaştığını gösteriyordu. Meşalelerle birlikte onu aramaya çıkmaktan başka bir yol yoktu.
Mağaranın düşündüklerinden çok daha derin olduğunu gördüler. Arianne ve yanındakilerin kamp kurup atlarını bağladığı mağaranın girişinin ilerisi, sağa ve sola kıvrılan deliklerle ve sürekli aşağı inerek kıvrılan geçitlerle doluydu. Daha da ilerde duvarlar tekrar açıldı ve kendilerini kalelerin büyük salonlarından daha büyük, kireçtaşı kaplı muazzam bir iç mağarada buldular. Bağırışları bir yarasa sürüsünü rahatsız etti ve gürültülü bir şekilde tepelerinde uçtular. Ancak Arianne ve arkadaşlarının bağırışlarına sadece yankılanan sesleri cevap verdi. Salonun çevresinde ağır bir tur attıktan sonra ileriye giden üç geçit daha olduğunu gördüler. Bir tanesi o kadar küçüktü ki yalnızca dizlerinin üstünde ellerinden yardım alarak ilerleyebilirdiler. “Biz ilkini deneyeceğiz,” dedi prenses. “Daemon, benimle gel. Garibald, Joss siz diğerini deneyin.”
Arianne’in seçtiği geçit otuz metre kadar ilerledikten sonra dikleşmeye ve nemlenmeye başladı. Bastığı yeri görmek iyice zorlaştı. Hatta ayağı kaydı ve yere düşmemek için kendini zor tuttu. Birçok kez geri dönmeyi düşündü fakat önünde Daemon’ın meşalesini görüp Elia diye seslendiğini duyunca yoluna devam etti. Ve birdenbire kendini başka bir iç mağarada buldu. Bu mağara en son gördüklerinden beş kat daha büyüktü ve dört bir yanı taş sütunlarla çevriliydi. Daemon yanına doğru gelip meşalesini kaldırdı. “Taşların üstündeki şekillere bak,” dedi. “Bu sütunlar ve şuradaki duvar. Gördün mü?”
“Yüzler,” dedi Arianne. [i]Bizi izleyen çok sayıda hüzünlü göz.
[/i]“Burası ormanın çocuklarına aitmiş.”
“Binlerce yıl önce.” Arianne başını çevirdi. “Duydun mu? Joss muydu bu?”
Öyleydi. Diğerleri Elia’yı bulmuştu. Arianne ve Daemon bunu öğrendikten sonra ıslak eğimli yoldan geri dönüp en son ayrıldıkları salona gittiler. Joss ve Geribald’ın gittikleri geçit; durgun, siyah bir havuza açılıyordu. Kızı burada beline kadar suya girmiş bir şekilde çıplak elleriyle kör beyaz balık yakalamaya çalışırken bulmuşlardı. Toprağa sapladığı meşalesinin üstünden ise dumanlar çıkıyor ve hâlâ yanıyordu.
“Ölebilirdin,” dedi Arianne anlatılanları öğrenince. Elia’yı kolundan yakaladı ve salladı. “O meşale sönseydi karanlıkta bir başına kalırdın, adeta kör gibi. Tüm bunları yaparken aklından ne geçiyordu?
“İki balık yakaladım,” dedi Elia Kum.
“Ölebilirdin,” dedi Arianne tekrardan. Sesi mağaranın duvarlarında yankılandı. [i]“…ölebilirdin …ölebilirdin …ölebilirdin…”
[/i]Yüzeye geri döndükten ve siniri geçtikten sonra, prenses kızı bir kenara çekti ve yanına oturdu. “Elia, bunlara artık bir son vermelisin,” dedi kıza. “Artık Dorne’da değiliz. Sen de kız kardeşlerinin yanında değilsin ve bu bir oyun değil. Güvenli bir şekilde Güneş Mızrağı’na dönene kadar hizmetçi kadın rolü yapman için bana söz vermeni istiyorum. Uysal, iyi huylu ve söz dinler olmanı istiyorum. Bir daha Leydi Mızrak ve mızrak dövüşleri hakkında konuştuğunu duymayacağım. Babandan ve kardeşlerinden bahsetmeyeceksin. Görüşmeye gittiğimiz adamlar paralı askerler. Bugün kendine Jon Connington diyen bir adama hizmet ediyorlar lâkin yarın sabah kolayca Lannisterlar’ın hizmetine girebilirler. Paralı askerlerin kalbine giden yol altından geçer ve Casterly Kayası’nda bundan bolca var. Yanlış kişiler senin kim olduğunu öğrenirse fidye için kaçırılabilirsin -”
“Hayır,” diye araya girdi Elia. “Fidye için kaçıracakları tek kişi sensin. Sen, Dorne’un varisisin. Ben ise sadece piç bir kızım. Baban senin için sandık dolusu altın verir. Benim babam ise öldü.”
“Evet öldü ama unutulmadı,” dedi Arianne. Hayatının yarısını babasının Prens Oberyn olmasını isteyerek geçirmişti. “Sen bir Kum Yılanısın. Prens Doran sana ve kardeşlerine zarar gelmemesi için her türlü bedeli öder.” Bu söz, en azından kızı gülümsetmeye yetti. “Bana yemin eder misin? Yoksa seni geri göndermek zorunda mı kalayım?”
“Yemin ederim.” Elia’nın sesinden pek memnun olmadı.
“Babanın kemikleri üzerine.”
“Babamın kemikleri üzerine.”
Bu yemin onu yerinde tutar diye düşündü Arianne. Kuzenini öpüp uyumaya yolladı. Belki de bu küçük maceranın yaşanması iyi olmuştu. “Ne kadar vahşi olduğunu asla anlayamazdım,” diye yakındı Arianne, Daemon Kum’a. “Babam onu niye peşime taktı ki?”
“İntikam?” dedi şövalye sırıtarak.
Üçüncü günün sonlarına doğru Sisli Orman’a vardılar. Sör Daemon, kaleyi kimin tuttuğunu öğrenmesi ve keşif yapması için Joss Hood’u önden gönderdi. “Duvarlarda yürüyen yirmi adam gördüm, biraz daha fazla da olabilir,” dedi döndükten sonra. “At arabaları ve yük arabaları dolu girip boş çıkıyorlar. Her kapıda muhafızlar bekliyor.”
“Sancaklar?” diye sordu Arianne.
“Altın rengi. Giriş kapısında ve kalede.”
“Armaları ne?”
“Bir şey göremedim. Hiç rüzgâr olmadığı için sancaklar direklere gevşek bir şekilde asılıydı.”
Bu, rahatsız edici bir durumdu. Altın Mürettebat’ın sancağında altın rengi kumaşın üzerinde herhangi bir arma ya da desen bulunmazdı. Ancak Fırtına Burnu’nun taç takmış geyik armasını taşıyan Baratheon Hanesi’nin sancağı da altındı. Rüzgârda dalgalanmadan gevşek bir şekilde asılı duran sancaklar ikisine de ait olabilirdi. “Başka sancak var mıydı? Gümüş-gri?”
“Tek gördüğüm altındı, prenses.”
Arianne kafasını salladı. Sisli Orman, armasında gri zemin üzerinde boynuzlu baykuş bulunan Mertyns Hanesi’nin kalesiydi. Onların sancakları yoksa anlatılanlar büyük ihtimalle doğruydu. Kale, Jon Connington ve paralı askerlerinin eline düşmüştü. “Risk almalıyız,” dedi Arianne yanındakilere. Kabul etmeliydi ki babasının ihtiyatı Dorne’da işe yarıyordu lâkin artık amcasının cesaretini sergileme vakti gelmişti. “Kaleye gidiyoruz.”
“Sancağınızı açalım mı?” diye sordu Joss Hood.
“Henüz değil,” dedi Arianne. Pek çok yerde prenses rolü oynamak işine yaramıştı fakat şimdi öyle bir zaman değildi.
Kale kapısının yarım mil kadar uzağındayken çivili deri yelek giyen ve çelik yarım miğfer takan üç adam ağaçların arkasından çıkıp önlerini kesti. İkisi arbalet taşıyordu. Diğeri ise pis bir sırıtışla donanmıştı. “Nereye gidiyonuz güzellikler?” diye sordu.
“Düşen Sis’e, amirinizi görmeye,” diye yanıt verdi Daemon Kum.
“Güzel cevap,” dedi sırıtan adam. “Bizimle gelin.”
Düşen Sis’in yeni amirleri Genç John Mudd ve Chain’di. Kendilerinin şövalye olduklarını söylüyorlardı. Ancak Arianne daha önce böyle davranan şövalyeler görmemişti. Mudd tepeden tırnağa teniyle aynı renkte kahverengi giyinmişti fakat kulaklarından bir çift altın sikke sarkıyordu. Mudd Hanesi’nin binlerce yıl önce Üç Dişli Mızrak civarında krallıklarının olduğunu biliyordu lâkin bu adamda kraliyet namına bir iz yoktu. Üstelik çok genç de değildi ama Yaşlı John Mudd olarak bilinen babasının da Altın Mürettebat’a hizmet etmiş olduğu anlaşılıyordu.
Chain’in boyu Mudd’dan onun yarısı kadar daha uzundu ve geniş göğsüne belinden omzuna kadar uzanan bir çift paslı zinciri çaprazlamasına geçirmişti. Mudd kılıç ve hançer taşırken Chain ise göğsüne geçirdiği zincirlerden iki kat daha ağır ve kalın olan bir buçuk metrelik demir halkalar taşıyordu. Bunu kırbaç olarak kullanıyor gibiydi.
Bunlar sert, kaba ve acımasız adamlardı ve ağızları laf yapmıyordu. Yaralı ve bozulmuş yüzleri ise özgür birliklere uzun yıllar hizmet ettiklerini gösteriyordu. “Rütbeli askerler,” diye fısıldadı Sör Daemon onları gördüğünde. “Bu tip adamlarla tanışmıştım.”
Arianne kendini tanıtıp gelme maksadını açıkladığında askerler ona yeterince misafirperver davrandılar. “Geceyi burada geçirirsiniz,” dedi Mudd. “Her birinize yatak var. Sabah ne ihtiyacınız varsa alır erzakınızı tamamlarsınız. Size yeni atlar da veririz. Le’dimin üstadı Akbaba Tüneği’ne kuzgun gönderip onlara geleceğinizi haber verebilir.”
“Onlar kim?” diye sordu Arianne. “Lord Connington mı?”
Paralı askerler birbirlerine baktılar. “Yarıüstat dedi,” dedi John Mudd. “Tünek’te onu bulacaksınız.”
“Akbaba ilerliyor,” dedi Chain.
“Nereye ilerliyor?” diye sordu Sör Daemon.
“Bunu söylemek bize düşmez,” dedi Mudd. “Chain, çeneni kapalı tut.”
Chain homurdandı. “O, Dorne’lu. Neden bilmesin ki? Buraya bize katılmaya geldi, değil mi?”
Henüz buna karar vermedim, diye düşündü Arianne. Ancak bu konuyu şimdilik açmaması gerektiğini hissetti.
Akşam olduğunda Baykuş Kulesi’ndeki salonda güzel yemekler servis edildi. Onlara dul Leydi Mertyns ve üstadı da katıldı. Kendi kalesinde tutsak olmasına rağmen yaşlı kadın dinç ve keyifli görünüyordu. “Lord Renly sancaklarını çağırdığında oğullarım ve torunlarım buradan ayrıldılar,” dedi prensese ve eşlikçilerine. “O vakitten beri onları görmedim lâkin zaman zaman bana kuzgun yollarlar. Torunlarımdan biri Karasu’da yaralanmış ama yaraları iyileşmiş artık. Yakın zamanda dönmelerini ve bu hırsızları asmalarını bekliyorum.” Masanın karşısındaki Mudd ve Chain’e elindeki ördek bacağını salladı.
“Bizler hırsız değiliz,” dedi Mudd. “Toplayıcıyız.”
“Avludaki yemeklerin parasını ödediniz mi?”
“Onları topladık,” dedi Mudd. “Halk daha fazlasını yetiştirebilir. Biz senin gerçek kralına hizmet ediyoruz yaşlı kocakarı.” Adam, eğleniyor görünüyordu. “Şövalyelerle daha nazik konuşmasını öğrenmelisin.”
“Siz ikiniz şövalye iseniz ben hâlâ bakireyim,” dedi Leydi Mertyns. “Ve istediğim gibi konuşurum. Hem ne yapacaksın, öldürecek misin? Çok bile yaşadım.”
“Size iyi davrandılar mı, leydim?” diye sordu Prenses Arianne.
“Tecavüze uğramadım, eğer sorduğun buysa,” dedi yaşlı kadın. “Ancak bazı hizmetçi kızlar o kadar talihli değildi. Evli ya da bekâr, adamlar hiçbir ayrım yapmadılar.”
“Kimse tecavüz etmedi,” diye ısrar etti Genç John Mudd. “Connington buna izin vermez. Onun emirlerini uyguluyoruz.”
Chain başını salladı. “Bazı kızlar ikna edilmiş olabilirler.”
“Halk, mahsulünü size vermek için nasıl ikna ediliyorsa aynı şekilde. İri göğüsler ya da bekâret, hepsi sizin için aynı. Almak istiyorsanız, alıyorsunuz.” Leydi Mertyns, Arianne’ye doğru döndü. “Lord Connington’ı görürsen ona annesini tanıdığımı söyle. Annesi bu davranışlarından dolayı ondan utanırdı.”
Belki söylerim, diye düşündü prenses.
O gece babasına ikinci kuzgununu gönderdi.
Arianne odasına giderken yan odadan gelen boğuk gülüşme seslerini duydu. Duraksadı ve bir süre dinledi. Ardından kapıyı açtı ve pencerenin önündeki bir koltuğa kıvrılıp Feathers ile öpüşen Elia Kum’u gördü. Feathers karşılarında prensesi görür görmez ayağa fırladı ve kekelemeye başladı. İkisi de kıyafetlerini çıkarmamışlardı. Arianne bunun üzerine biraz da olsa rahatladı ve Feathers’ı dışarı yollarken adama sert bir bakış atıp “Git,” dedi. Daha sonra Elia’ya döndü. “Senin iki katın yaşında. O bir hizmetçi. Kuşların pisliğini temizleyen bir adam. Elia, aklından ne geçiyordu?”
“Sadece öpüştük. Onunla evlenmeyeceğim.” Elia karşı çıkar bir biçimde kollarını göğsünün altına götürerek bağladı. “Daha önce hiç öpüşmediğimi mi düşünüyorsun?
“Feathers yetişkin bir adam.” Bir hizmetçi ama yine de bir adam. Ve bir anda Arianne’in aklına Daemon Kum’a bekâretini verdiğinde Elia ile aynı yaşta olduğu geldi. “Ben annen değilim. Dorne’a döndüğümüzde öpmek istediğin bütün oğlanları öp. Lâkin şimdi… Burası öpüşmek için uygun bir yer değil, Elia. Uysal, iyi huylu ve söz dinler olacağını söylemiştin. Buna lekesizi de eklemeli miyim? Babanın kemikleri üzerine yemin ettin.”
“Hatırlıyorum,” dedi Elia mahcup bir şekilde. “Uysal, iyi huylu ve söz dinler. Onu bir daha öpmeyeceğim.”
Sisli Orman’dan Akbaba Tüneği’ne giden en kısa yol, yeşilin içinden yani ıslak yağmur ormanının ortasından gitmekti. Ancak bu, en iyi koşullarda bile yavaş bir ilerleyişti. Oraya gitmek Arianne ve eşlikçilerinin beş gününü aldı. Ağaçların tepelerine vuran yağmurun müziği eşliğinde seyahat ettiler ve ağaçların büyük yeşil örtüleri ve dallarının altında sürpriz bir şekilde ıslanmadılar. Kuzeye doğru yolculukları sırasında dört gün boyunca Chain ve on adamı bir sıra yük arabası ile onlara eşlik ettiler. Mudd yanında değilken Chain aslında konuşkan olduğunu gösterdi ve Arianne adamın hayat hikâyesini rahatça dinleyebildi. En çok gurur duyduğu iftiharı büyük büyükbabasının Kara Ejderha ile birlikte Kızılçimen Tarlası Savaşı’nda savaşması ve Acıçelik ile birlikte dar denizin karşısına geçmesiydi. Chain, mürettebatın içinde doğmuştu ve paralı asker babası, kamptaki bir fahişeden çocuk sahibi olmuştu. Chain, Ortak Dil öğretilerek yetişmesine ve kendisini Westeroslu olarak görmesine rağmen ilk defa Yedi Krallığa ayak basıyordu.
Acılı bir hikâye, ve bilindik bir hikaye diye düşündü Arianne. Adamın hayatı hep aynıydı; Savaştığı yerlerin, karşılaştığı ve öldürdüğü düşmanların ve aldığı yaraların uzun bir listesi. Prenses onun konuşmasına izin verdi. Anlattıklarına etkilenmiş gibi davranarak kimi zaman kahkahayla, kimi zaman dokunuşla, bazen ise bir soruyla karşılık verdi. Aslında bilmesine hiç gerek olmayan şeyler öğrendi; Mudd’un zar oyunundaki yeteneği, İki Kılıç ve kızıl kadınlara karşı düşkünlüğü, birinin Harry Strickland’in gözde filini çalıp kaçması, Küçük Kedi ve onun şanslı kedisi. Ve diğer çeşitli başarılar ve Altın Mürettebat’ın adamları… Ancak yolculuklarının dördüncü gününde, hiç beklemediği bir anda Chain ağzından bir şey kaçırdı. “… Fırtına Burnu’nu aldığımız zaman…”
Prenses şöyle bir duraksamasına rağmen herhangi bir yorum yapmadı. Fırtına Burnu. Görünüşe göre akbaba bir hayli cesur. Ya da aptal. Üç yüz yıldır Baratheon Hanesi’nin ve ondan önce de binlerce yıl boyunca Fırtına Krallarının yerleşkesi olan Fırtına Burnu’nun ele geçirilemez olduğu söylenirdi. Arianne diyardaki en güçlü kalenin hangisi olduğuna dair yapılan tartışmalara tanık olmuştu. Bazıları Casterly Kayası, bazıları ise Arrynler’in Kartal Yuvası derdi. Kimisi de buz kesen kuzeydeki Kışyarı olduğunu söylerdi. Lâkin her konuşmada illaki Fırtına Burnu’ndan bahsedilirdi. Efsaneye göre kale, intikam arayan tanrının gazabından korunmak için Mimar Brandon tarafından yapılmıştı. Kalınlığı on iki metreden yirmi dört metreye kadar uzanan duvarları, Yedi Krallıktaki en uzun ve en güçlü duvarlardı. Muazzam penceresiz kulesinin uzunluğu Eski Şehir’deki Hightower Kulesi’nin yarısından da azdı lâkin bu kule Eski Şehir’deki gibi basamaklı değildi. Dümdüz ve dik bir şekilde yukarı uzanıyordu. Ve duvarları üç kat daha kalındı. Hiçbir kuşatma kulesi Fırtına Burnu’nun mazgallı siperlerine ulaşacak kadar uzun değildi ve hiçbir mancınık bu devasa kalınlıktaki duvarlarda gedik açamazdı. Connington bir kuşatma yapmayı mı düşünüyor? diye düşündü. Kaç adamı olabilir? Kale düşmeden uzun zaman önce Lannisterlar bir ordu gönderip kuşatmayı kırardı. [i]Bu yolda da umut yoktu.
[/i]O gece Chain’in söylediğini İnayet Piçi Daemon Kum’a anlattığında o da Arianne gibi şaşırdı. “En son duyduğumda Fırtına Burnu hâlâ daha Stannis’e sadık adamlar tarafından tutuluyordu. Connington, onla savaşmak yerine Stannis gibi bir asi ile ortak amaç uğruna hareket edebilir mi?”
“Stannis ona yardım etmek için çok uzakta,” dedi Arianne. “Lordları ve kale garnizonları uzak diyarlarda savaştayken birkaç küçük kaleyi ele geçirmek fazla önemli değildir. Lâkin Lord Connington ve evcil ejderhası bir şekilde diyardaki en güçlü kalelerden birini alırsa…”
“… diyar onları ciddiye almak zorunda kalır,” diye sözünü tamamladı Sör Daemon. “Ve Lannisterlar’ı sevmeyenler onların sancağının altına akın ederler.”
Arianne o gece babasına küçük bir not daha yazdı ve Feathers’a üçüncü kuzgununu yollamasını söyledi.
Görünüşe göre Genç John Mudd da bazı kuzgunlar gönderiyordu. Dördüncü günde hava kararmaya yakınken ve Chain ile yük arabalarının yanlarından ayrılmasının üzerinden fazla geçmeden Akbaba Tüneği’nden bir dizi paralı asker, Arianne ve ekibini karşılamaya geldi. Bu gruba parmakları boyalı ve kulaklarında ışıldayan değerli taşlar bulunan, hayatında gördüğü en garip yaratık öncülük ediyordu.
Lysono Maar, Ortak Dil’i çok iyi konuşuyordu. “Altın Mürettebat’ın gözü ve kulağı olma şerefine nailim, prenses.”
“Sen şey gibi…” Arianne duraksadı.
“…kadın gibi miyim?” Adam kahkaha attı. “Ama değilim.”
“…Targaryen gibisin,” dedi Arianne. Gözleri solgun eflatundu ve saçları beyazlı altınlı bir renkteydi. Yine de onunla ilgili bir şey teninin karıncalanmasına neden olmuştu. Viserys de mi böyle gözüküyordu? diye düşünürken buldu kendini. [i]Öyleyse ölmesi iyi olmuştur belki de.
[/i]“Gururumu okşadın. Targaryen Hanesi’nin kadınlarının dünyada eşi benzeri olmadığı söylenir.”
“Peki ya Targaryen Hanesi’nin erkekleri?
“Daha da güzeller. Aslında doğrusunu söylemek gerekirse sadece bir tanesini gördüm.” Maar, prensesin elini tuttu ve bileğini hafif bir şekilde öptü. “Sisli Orman, geleceğinizi haber etti, tatlı prenses. Size, Tüneğe kadar eşlik etmekten onur duyarız. Lâkin korkarım ki Lord Connington ve genç prensimizi kaçırdınız.”
“Savaşa mı gittiler? Fırtına Burnu’na?”
“Aynen öyle.”
Lys’li adam Chain’den çok daha farklı biriydi. Bu ağzından bir şey kaçırmayacak, diye farkına vardı birlikte geçirdikleri birkaç saatin ardından. Maar, ağzı yeterince laf yapan biriydi fakat bu kadar güzel konuşurken aslında bir şey anlatmama özelliğine sahipti. Onunla birlikte gelen atlılar ise dilsiz olabilirlerdi. Arianne’in adamları onların yanından gitmelerine rağmen tek kelime konuşmamışlardı.
Arianne onunla açık bir şekilde yüzleşmeye karar verdi. Sisli Orman’dan ayrılmalarının beşinci gününde, öğle vakti, üstünü yosun ve asma yapraklarının kapladığı yıkılmış eski bir kulenin yanında kamp kurarken adamın yanına oturdu ve “Gerçekten filleriniz var mı?” dedi.
“Çok az,” dedi Lysono Maar omuz silkip gülümseyerek.
“Peki ya ejderhanız? Kaç tane var?”
“Bir.”
“Oğlanı kastediyorsun yani.”
“Prens Aegon yetişkin bir erkek, prenses.”
“Uçabiliyor mu? Ateş üfleyebiliyor mu?”
Lys’li güldü ama eflatun gözleri soğuk kaldı.
“Cyvasse oynamasını biliyor musunuz, lordum?” diye sordu Arianne. “Babam bana öğretiyor. İtiraf etmem gerekir ki pek iyi değilim lâkin ejderhanın filden daha güçlü olduğunu biliyorum.”
“Altın Mürettebat bir ejderha tarafından kuruldu.”
“Acıçelik yarı ejderhaydı ve bir piçti. Üstat değilim ama biraz tarih biliyorum. Siz hâlâ paralı askerlersiniz.”
“Sizi memnun edecekse öyleyiz, prenses.” dedi ince bir nezaketle. “Biz kendimize sürgündeki özgür kardeşlik demeyi tercih ediyoruz.”
“Dilediğinizi söyleyin. Özgür kardeşler buradan gittiğinde mürettebatınız diğer birliklerin daha üstünde olacak, sizi temin ederim. Lâkin Altın Mürettebat, ne zaman Westeros’a gelse her defasında yenilgiye uğratıldı. Başlarında Acıçelik varken kaybettiler, Blackfyre Taht Adaylarını başarısızlığa uğrattılar. Birliği, Canavar Maelys yönetirken ise daha da güçten düştünüz.”
Bu onu eğlendirmiş gözüküyordu. “En azından ısrarcı olduğumuzu kabul etmelisiniz. Ve o yenilgilerin bazılarında zaferin kıyısından döndük.”
“Bazılarında ise dönmediniz. Ayrıca zaferin kıyısında mücadele verip ölenler bozguna uğrayıp yenilmeniz sonucunda ölenlerden daha farklı değil. Babam Prens Doran akıllı bir adamdır. Sadece kazanabileceği savaşların mücadelesini verir. Ayrıca savaşın yönü ejderhanızın aleyhine dönerse Altın Mürettebat’ın önceden yaptığı gibi yine dar denizin karşısına kaçacağına şüphe yok. Bir zamanlar Robert’in Çanlar Savaşı’nda Lord Connington’ı yendikten sonra Connington’ın yaptığı gibi. Dorne’un bu şekilde kaçacağı bir yer yok. Neden kılıç ve mızraklarımızı sizin bu belirsiz davanıza adayalım?”
“Prens Aegon sizin kanınızdan, prenses. Prens Rhaegar Targaryen’in ve babanızın kardeşi Elia Martell’in oğlu.”
“Daenerys Targaryen de benim kanımdan. Rhaegar’ın kardeşi ve Kral Aerys’in kızı. Ve onun ejderhaları var. Ya da hikâyeler bize bunu inandırdı.” Ateş ve kan. “O nerede?”
“Dünyanın öbür ucunda, Köle Körfezi’nde,” dedi Lysono Maar. “O sözde ejderhalara gelirsek, onları bizzat görmedim. Cyvasse oynarken, evet, ejderha filden daha güçlü. Lâkin savaş alanında bana sözlerden ve temennilerden oluşan ejderhalar değil; bizzat gördüğüm ve düşmanıma karşı ileri sürebileceğim filler verin.”
Prenses derin ve düşünceli bir sessizliğe büründü. O gece babasına dördüncü kuzgununu yolladı.
Kapalı, ıslak ve serin bir havada yağmur ince bir şekilde yağarken Akbaba Tüneği nihayet deniz sisinin arasında ortaya çıktı. Lysono Maar bir elini kaldırdı, sarp kayalıklarda yankılanan trompet sesleri duyuldu ve kalenin kapısı yavaşça açıldı. Kapı kulesinde asılı duran ve yağmurdan sırılsıklam olmuş sancakta Connington Hanesi’nin beyaz ve kırmızısı gözüküyordu. Ayrıca mürettebatın altın rengi sancağı da göze çarpıyordu. Gemikıran Koyu’ndaki dalgaların her iki taraftan da çarptığı ve akbaba boğazı olarak bilinen bir tepe sırtından ikili sıralar halinde geçtiler.
Kaleye geldiklerinde Altın Mürettebat’a bağlı bir düzine asker bir araya toplanıp Dorne prensesini nezaketle karşıladılar. Lysono Maar adamları tanıtırken her biri teker teker eğilip prensesin elini öptüler. Çoğu isim duyar duymaz aklından uçup gitmişti bile.
Kalenin komutasındaki adam biraz yaşlıcaydı. Çizgili ve sakalsız bir yüzü vardı. Uzun saçlarını ise topuz yapmıştı. Bu savaşçı değil diye düşündü Arianne. Lys’li adam onu Haldon Yarıüstat olarak tanıtınca düşüncesinde ne kadar haklı olduğu ortaya çıktı.
Tanıştırma faslı nihayet durulunca “Sizin için özel odalar hazırlattık,” dedi Haldon. “Tam size uygun olduğuna inanıyorum. Lord Connington’ı aradığınızı biliyorum. O da acilen sizinle görüşmek istiyor. Eğer memnun edecekse, yarın sabah sizi ona götürecek bir gemi kalkacak.”
“Nereye?” diye sordu Arianne.
“Kimse anlatmadı mı?” Haldon Yarıüstat ona hançer kesiği gibi ince ve sert bir gülümseme sergiledi. “Fırtına Burnu artık bizim. Kral Eli sizi orada bekliyor.”
Daemon Kum, prensesin yanına doğru bir adım attı. “Gemikıran Koyu, sakin yaz günlerinde bile tehlikeli olabilir. Fırtına Burnu’na karadan gitmek daha güvenli bir yol olacaktır.”
“Yağmurlar yolları çamura buladı. Yolculuğunuz iki ya da üç gün sürer,” dedi Haldon Yarıüstat. “Prenses oraya gemiyle yarım günde gidecektir. Hatta daha az bile sürebilir. Kral’ın Şehri’nden Fırtına Burnu’na bir ordu geliyor. Savaş başlamadan önce güvenli bir şekilde duvarların içerisinde olmak isteyeceksinizdir.”
İsteyecek miyiz? diye merak etti Arianne. “Savaş mı, kuşatma mı?” Fırtına Burnu’nda kendini kapana kıstırmaya niyeti yoktu.
“Savaş,” dedi Haldon kesin bir şekilde. “Prens Aegon düşmanlarını açık arazide parçalamak istiyor.”
Arianne ve Daemon Kum birbirlerine baktılar. “Bize odalarımızı gösterir misiniz lütfen? Biraz dinlenmek ve kuru kıyafetler giymek istiyorum.”
Haldon, prensesin önünde reverans yaptı. “Derhal.”
Arianne ve eşlikçileri sivri pencerelerin Gemikıran Koyu’na baktığı doğu kulesinde misafir edildiler. İçeri girip kapıları kapatır kapatmaz “En azından kardeşinin Fırtına Burnu’nda olmadığını biliyoruz,” dedi Daemon Kum. “Daenerys Targaryen’in ejderhaları varsa bile kendisi dünyanın öbür ucunda ve bunun Dorne’a bir faydası yok. Fırtına Burnu’nda bizim için bir şey yok, prenses. Prens Doran sizi savaşın ortasına göndermek isteseydi, yanınıza üç değil üç yüz şövalye verirdi.”
O kadar emin olma, sör. Kardeşimi Köle Körfezi’ne yanına beş şövalye ve bir üstat vererek gönderdi. “Connington ile konuşmam lazım.” Arianne pelerinindeki birbirine bağlı güneş ve mızrağı ayırdı ve ıslak giysisini yerdeki su birikintisine doğru bıraktı. “Ve bu ejderha prensi görmek istiyorum. Gerçekten Elia’nın oğluysa…”
“Eğer Connington, Mace Tyrell ile açık savaş mücadelesi verecekse kimin oğlu olduğu fark etmez. Çok geçmeden esir düşecektir, ya da ölecektir.”
“Tyrell korkulacak bir adam değil. Amcam Oberyn -”
“ – öldü prenses ve Altın Mürettebat’ın bütün gücü on bin askerden ibaret.”
“Lord Connington hiç şüphesiz kendi gücünün farkındadır. Savaş riskini alıyorsa kazanacağına inanıyor olmalı.”
“Peki bu zamana kadar kaç kişi kazanacağına inandığı savaşlarda ölmüştür?” diye sordu Sör Daemon. “Tekliflerini geri çevirin, prenses. Bu paralı askerlere güvenmiyorum. Fırtına Burnu’na gitmeyin.”
Buna izin verecekleri düşüncesine onu inandıran ne? Haldon Yarıüstat ve Lysono Maar’ın o istese de istemese de ertesi sabah onu gemiye bindirdiği düşüncesi aklına gelince içini tedirgin bir his kapladı. Onları sınamamak en iyisi. “Sör Daemon, amcamın yaverliğini yaptın,” dedi. “Eğer şu an onunla birlikte olsaydın, ona da bu teklifi reddetmesi için akıl verir miydin?” Adamın cevabını beklemedi. “Cevabı biliyorum. Bana Kızıl Yılan olmadığımı hatırlatacaksan bunun zaten farkındayım. Lâkin Prens Oberyn öldü, Prens Doran ise yaşlı ve hasta bir adam. Ben, Dorne’un varisiyim.”
“İşte bu yüzden kendinizi riske atmamalısınız.” Daemon Kum bir dizinin üstüne eğildi. “Fırtına Burnu’na beni gönderin. Akbabanın planları ters gider ve Mace Tyrell kaleyi geri alırsa, şan ve şöhret kazanma umuduyla kılıcını kendi taht adayına adayan başka bir topraksız şövalye olurum.”
Halbuki ben gidersem, Demir Taht bunu Dorne’un paralı askerlerle işbirliği içinde olduğuna ve istilalarına katkıda bulunduğuna dair bir kanıt olarak görür. “Benim için kendini ortaya atman çok cesurca, sör. Bunun için teşekkür ederim.” Adamın ellerini tuttu ve onu tekrar ayağa kaldırdı. “Babam bu görevi sana değil bana verdi. Sabah olduğunda ejderhaya kendi yuvasında meydan okumak için denize açılacağım.”

Kış Rüzgarları Yayınlanan Ön Okuma; Arianne

                           
 Yazı, Dizi ve Kitap hakkında spoiler içerir...

Buz Ve Ateşin Şarkısı serisinin 6. kitabı olan, Kış Rüzgarlarını merakla beklerken George R.R. Martin bu bekleyişi biraz olsun dindirmek ve tabi ki merakımızı sıcak tutmak için bazı karakterlerin ön okumalarını yayınlamış bulunuyor, George R.R Martin'e bu kadar sene boyunca serinin bir sonraki kitabını bekleyenler olarak en içten! teşekkürlerimizi iletiyoruz. Lafı daha fazla uzatmadan sizi yayınlan ön okumalarla baş başa bırakıyorum...

Arianne
Su Bahçeleri’nden ayrıldığı günün sabahında, babası her iki yanağından da öpmek için sandalyesinden kalkmıştı. “Dorne’un kaderi seninle birlikte gidiyor kızım,” demişti kâğıdı kızın avuçlarına bastırırken. “Tez git, sağ salim git; gözlerim, kulaklarım ve sesim ol… ama hepsinden önemlisi, kendine iyi bak.”
“Elbette baba.” Bir damla bile gözyaşı dökmemişti. Arianne Martell bir Dorne Prensesi’ydi ve Dorniler umursamazca su harcamazdı. Ağlamaya çok yaklaşmıştı ama. Gözlerini sulandıran ne babasının öpücüğü ne de boğuk çıkan sözleriydi; aksine, damla hastalığının iltihaplandırdığı ve şiş eklemleriyle bacakları titrerken, ayağa kalkması için harcadığı çabaydı gözlerini sulandıran. Ayakta durması bir sevgi göstergesiydi. Ayakta durması bir inanç göstergesiydi.
Bana inanıyor. Onu yüzüstü bırakmayacağım.
Yedisi birden yedi Dorni kum atıyla yola koyulmuşlardı. Küçük bir grup büyük olanından çok daha çabuk yolculuk ederdi; ama Dorne’un veliahtı tek başına yola çıkmazdı. Tanrılütfu’ndan Sör Daemon Kum, bir gayrimeşru, bir zamanlar Prens Oberyn’in silahtarı, şimdi ise Arianne’in yeminli korumasıydı. Adama bu görevinde yardım etmek için Güneşmızrağı’ndan gelen iki gözüpek genç şövalye, Joss Hood ve Garibald Shells. Su Bahçeleri’nden yedi kuzgun ve onlara baksın diye aralarına katılan uzun boylu, genç bir delikanlı. Adı Nate’ti; fakat o kadar uzun süredir kuşlarla uğraşıyordu ki hiç kimse ona Tüyler’den başka bir isimle hitap etmiyordu. Ve bir prensesin yanında ona hizmet edecek kadınların da bulunması gerektiğinden eşlikçilerinin arasında sevimli Jayne Ladybright ve vahşi görünümlü Elia Kum, on dört yaşında bir genç kız, da vardı.
Kuzeybatı’dan giderek kuzeye -kurak toprakları, kupkuru kalmış ovaları ve solgun kumları aşarak, onları Dorne denizinden karşıya geçirecek geminin beklediği Toland Hanesi’nin kalesi Hayalet Tepesi’ne doğru yola koyulmuşlardı. “Ne zaman yeni haberler alırsanız bir kuzgun yollayın,” demişti ona Prens Doran, “Ama sadece doğruluğundan emin olduklarınızı rapor edin. Burada, sisin içinde kaybolduk. Etrafımız dedikodularla, yalanlarla ve gezginlerin hikâyeleriyle kuşatılmış. Neler olup bittiğini kesin olarak bilmeden harekete geçmeyi göze alamam.”
Savaşılıyor, diye düşündü Arianne, ve bu sefer Dorne ondan kaçınamayacak. Ellaria Sand Prens Doran’ın huzurundan ayrılmadan önce, “Yıkım ve ölüm geliyor,” diyerek uyarmıştı onları. “Küçük yılanlarımın dağılma zamanı geldi. Bu kan gölünden kurtulma şansları daha yüksek olur.” Ellaria babasının Cehennemyuvası’ndaki makamına geri dönüyordu. Onunla beraber, daha yeni yedi yaşına basmış kızı Loreza da gitmişti. Dorea, oradaki yüz çocuktan biri olarak Su Bahçeleri’nde kaldı. Obella, kale kumandanı Manfrey Martell’in karısına saki olarak hizmet etmesi için Güneşmızrağı’na gönderilmişti.
Ve Elia Kum, Prens Oberyn’in Ellaria’dan olan kızlarının en büyüğü, Arianne ile birlikte Dorne Denizi’ni geçecekti. “Bir leydi olarak, bir mızrak olarak değil.”, demişti kızın annesi kesin bir şekilde; ama diğer Kum Yılanları gibi Elia da aklının estiğince hareket ederdi.
Çölü, üç kere atlarını değiştirmek için mola vererek, iki uzun gündüzü ve iki gecenin önemli bir bölümünü alan zamanda geçmişlerdi. Çok fazla yabancıyla etrafı çevrili Arianne için yalnız geçen zamanlardı. Elia onun kuzeniydi, ama çocuk sayılırdı ve Daemon Kum… Tanrılütfu’nun Piçi ve Arianne arasındaki ilişki, babası adamı evlenmeleri için reddettiğinden beri hiçbir zaman eski haline dönmemişti. O zamanlar bir çocuktu ve gayrimeşru doğumluydu. Dorne Prensesi için uygun bir eş değildi. Adamın bunu daha iyi bilmesi gerekiyordu. Ve bu babamın kararıydı, benim değil. Eşlikçilerinden geri kalanlarınıysa neredeyse hiç tanımıyordu.
Arianne arkadaşlarını özlüyordu. Drey ve Garin ve Arianne’in tatlı Benekli Sylva’sı onun çocukluğundan beri bir parçası olmuştu. Onun hayallerini ve sırlarını paylaşan, üzgün olduğunda onu neşelendiren, korkularıyla yüzleşmesine yardımcı olan güvenilir sırdaşlar. İçlerinden biri ona ihanet etmişti; fakat o hepsini de aynı derecede özlüyordu. Olanlar benim suçumdu. Arianne onları babasının elindeki kartları dökme amacı güden bir isyan girişimi olarak, Myrcella Baratheon’ın kaçırılması ve kraliçe olarak taç giydirilmesini oyununa ortak etmiş; ama çenesi düşük birisi bu planlarını mahvetmişti. Beceriksiz komplo girişimi, zavallı Myrcella’nın yüzünün bir kısmına ve Sör Arys Meşeyürek’in canına mal olması haricinde hiçbir şey kazandırmamıştı.
Arianne Sör Arys’i de özlüyordu. Tahmin edebileceğinden daha da fazla. Beni delicesine sevdi, dedi kendi kendine, ama ben hiçbir zaman ona meyilli olmaktan fazlasını hissetmedim. Ondan yatağımda ve kurduğum komploda faydalandım. Ondan aşkını aldım, onurunu aldım ve bedenimden başka hiçbir şey vermedim. Nihayetinde, yaptıklarımızla beraber yaşayamazdı. Yoksa beyaz şövalyesi neden kendini Areo Hotah’ın baltasının önüne atıp bu şekilde ölecekti ki? Taht oyunlarını zar atan bir ayyaş gibi oynayan aptal bir kız çocuğuydum.
Aptallığının maliyeti ona pahalıya patlamıştı. Drey dünyanın bir ucundaki Norvos’a gönderilmiş, Garin iki yıllığına Tyrosh’a sürülmüş, Arianne’in aptalca tebessümlü tatlı Slyva’sı dedesi olacak yaştaki Eldon Estermont’la evlendirilmişti. Sör Arys bedeli kanıyla, Myrcella bir kulakla ödemişti.
Sadece Sör Gerold Dayne başına bir şey gelmeden kaçabilmişti. Karayıldız. Eğer Myrcella’nın atı son anda ürkmeseydi, adamın kılıcı kızı göğsünden beline kadar biçerdi. Bunun yerine sadece bir kulağını götürmüştü. Dayne, Arianne’in işlediğinden en çok pişmanlık duyduğu, en acı günahıydı. Kılıcının tek bir darbesiyle, eline yüzüne bulaştırdığı entrikasını pis ve kanlı bir şeye çevirmişti. Eğer Tanrılar adaletliyse Obara Kum şimdiye kadar adamı kendi dağ sığınağında, bir ağaçta sallandırmış ve işini bitirmiş olurdu.
Kamp yapmak için durdukları ilk gecede bu kadarını Daemon Kum’a da söylemişti. “Ne için dua ettiğinize dikkat edin prenses.” diye cevapladı adam. “Karayıldız da Lady Obara’nın işini aynı kolaylıkla bitirebilir.”
“Yanında Areo Hotah var.” Prens Doran’ın kişisel muhafızlarının komutanı, Sör Arys Meşeyürek’i, Kralmuhafızları’nın diyardaki en iyi şövalyeler olarak farz edilmelerine rağmen tek bir hamleyle mezara göndermişti. “Hiçbir adam Hotah’a karşı duramaz.”
“Karayıldız’ın olduğu bu mu? Bir adam?” Sör Daemon yüzünü buruşturdu. “Bir adam, onun Prenses Myrcella’ya yaptıklarını yapmazdı. Sör Gerold, amcanızın olduğundan daha da yılandı. Prens Oberyn onun bir zehir olduğunu görebiliyordu; birden fazla kez bunu söyledi. Onu öldürmeye zaman bulamaması yazık oldu.”
Zehir, diye düşündü Arianne. Evet. Tatlı bir zehir ama. Onu da böyle kandırmıştı. Gerold Dayne sert ve zalimdi; fakat bakması o kadar güzeldi ki, prenses adam hakkında anlatılan hikâyelerin yarısına bile inanmamıştı. Güzel delikanlılar her zaman onun zayıflığı olmuştu; özellikle de karanlık ve ayrıca tehlikeli olanları. Bu öncedendi. Sadece bir kız çocuğu olduğum zamanlarda, dedi kendi kendine. Şimdi bir kadınım. Babamın kızı. O dersi aldım.
Günün ağarmasıyla yeniden yola koyulmuşlardı. Elia Kum yolculuklarına önderlik etti. Siyah örgüsü, kız çatlamış kuru düzlükleri hızla geçerken ve tepelere tırmanırken arkasında dalgalanıyordu. Atlara hasta oluyordu ki -annesinin ümitsiz çabalarına rağmen- sık sık at gibi kokmasının sebebi de bu olabilirdi. Bazen Arianne Ellaria’ya acıyordu. Hepsi de babasının kızı olan dört kız çocuğu.
Grubun geri kalanı daha sakin bir tempo tutturmuştu. Prenses kendini, ikisi de daha gençken sonu genellikle kucaklaşmalarla biten diğer at gezilerini hatırlayarak, Sör Daemon’un yanında at sürerken buldu. Kendini eyerindeki uzun ve yiğit adamla bakışırlarken bulduğunda Arianne kendinin Dorne’un veliahttı olduğunu ve adamın da onun korumasından başka bir şey olmadığını kendine hatırlattı. “Bana bu Jon Connington hakkında ne bildiğini anlat,” diye buyurdu.
“O ölü,” dedi Daemon Kum. “İhtilaflı Topraklar’da öldü. İçkiden olmuş diye söylendiğini duydum.”
“Yani ölü bir ayyaş bu orduya önderlik ediyor, öyle mi?”
“Belki de bu Jon Connington, onun çocuklarından biridir. Ya da ölü bir adamın ismini alan akıllı bir paralı asker.”
“Ya da hiç ölmemiştir.” Acaba Connington bunca yıldır ölüymüş gibi mi göstermişti kendini? Bu, babasına layık bir sabır örneği gerektirirdi. Düşünce Arianne’i rahatsız ediyordu. Bu kadar kurnaz bir adamla uğraşmak tehlikeli olabilirdi. “Nasıl bir adamdı o, şeyden önce… Ölmeden önce?”
“Sürgüne gönderildiğinde Tanrılütfu’nda bir çocuktum. Adamı hiç tanımadım.”
“O zaman bana adam hakkında diğer insanlardan duyduklarını söyle.”
“Prensesimin buyurduğu gibi olsun. Connington, Grifon Tüneği hala elde tutmaya değer bir lordlukken Grifon Tüneği’nin lorduydu. Prens Rhaegar’ın silahtarı veya onlardan biri diyelim. Daha sonra da Prens Rhaegar’ın dostu ve yoldaşı. Deli Kral, Robert’ın Başkaldırısı sırasında onu El olarak atadı, ama Çanlar Savaşı sırasında *Stoney Sept’te yenilgiye uğradı ve Robert oradan sıvışıp kaçtı. Kral Aerys hiddetlenmişti ve Connington’ı sürgüne yolladı. Adam da orada öldü.”
“Ya da ölmedi.” Prens Doran ona her şeyi anlatmıştı. Daha fazlası da olmalıydı. “Bu sadece onun yaptıkları. Hepsini biliyorum. Nasıl bir adamdı? Dürüt ve onurlu, rüşvetçi ve açgözlü, gururlu?”
“Gururlu, ona şüphe yok. Hatta kendini beğenmişlik derecesinde gururlu. Rhaegar’a sadık bir arkadaş, ama diğer insanlara karşı asabi. Robert onun lorduydu; ancak duyduğuma göre Connington böyle bir lorda hizmet etmekten çok rahatsızlık duyuyormuş. O zamanlar bile Robert şaraba ve fahişelere düşkünlüğüyle meşhurdu.”
“Lord Jon’un hayatında fahişelere yer yok o zaman?”
“Bunu söyleyemem. Bazı adamlar fahişelerle olan ilişkilerini gizli tutarlar.”
“Bir karısı var mıydı? Bir aşığı?”
Sör Daemon omuzlarını silkti. “Duyduğum bir tane yok.”
Bu durum da rahatsız ediciydi. Sör Arys Meşeyürek onun için yeminlerini bozmuştu, fakat Jon Connington benzer şekilde aklı çelinebilecek biri gibi görünmüyordu. Sadece kelimelerle böyle bir adama karşı üstünlük sağlayabilir miyim?
Prenses yolun kalanı boyunca bu yolculuğun sonunda neyle karşılaşacağını düşünerek sessizliğe büründü. Kamp yaptıkları o gece, Jayne Ladybright ve Elia Kum’la paylaştığı çadırına sokuldu ve kol yeninde sakladığı kâğıt parçasını üzerinde yazanları yeniden okumak için çıkardı.
Martell Hanedanlığı’ndan Prens Doran’a,
Beni hatırlıyorsunuzdur, umarım. Kız kardeşinizi iyi tanırdım ve
kayınbiraderinizin sadık bir hizmetkarıydım. Onlar için sizler
kadar çok yas tutuyorum. Ben ölmedim, kız kardeşinizin çocuğuna olandan
daha fazla değil. Hayatını kurtarmak için onu bunca
zaman saklı tuttuk, ama saklanma zamanı artık sona erdi. Bir Ejderha
doğuştan gelen hakkını talep etmek, babasının ve annesi Prenses Elia’nın
öcünü almak için Westeros’a geri döndü. Onun adına Dorne’a
yöneldim. Bizi yüzüstü bırakmayın.
Jon Connington
Grifon Tüneği’nin Lordu
Gerçek Kral’ın Eli
Arianne mektubu üç kere okudu ve sonra katlayıp kol yenindeki yerine geri yerleştirdi. Bir Ejderha Westeros’a geri döndü; ama babamın beklediği değil. Gelen haberlerin hiçbirinde Daenerys Fırtındoğan’a dair bir iz yoktu… ya da ejderha kraliçeyi bulması için gönderilen Arianne’in kardeşi Prens Quentyn’e dair. Prenses boğuk ve alçak sesiyle planını ona anlatırken, babasının oniks cyvasse taşını avucuna nasıl da bastırdığını hatırladı. Sonunda ne olacağı belli olmayan uzun ve tehlikeli bir yolculuk, demişti. Bizlere gönlümüzün isteğini getirmeye gitti. Öç. Adalet. Ateş ve Kan.
Jon Connigton’ın (tabii adam iddia ettiği kişiyse) önerdiği de ateş ve kandı. Ya da öyle miydi? “Paralı askerlerle beraber geldi, ama yanlarında ejderhalar yok,” demişti Prens Doran kuzgunun geldiği gün. “Altın Birlik, özgür birliklerden en iyi ve en büyük olanı; ancak on bin paralı asker Yedi Krallık’ı ele geçirmeyi ümit edemez. Elia’nın oğlu… Eğer kız kardeşimin bir parçası kurtulabildiyse sevinçten ağlarım, fakat bu gelenin gerçekten de Aegon olduğuna dair ne kanıtımız var?”. Bunu söylerken sesi çatlamıştı. “Ejderhalar nerede?” diye sordu. “Daenerys nerede?” Ve Arianne biliyordu ki babası aslında, “Oğlum nerede?” diyordu.
İki büyük Dorni ordusu Kemikyolu ve Prens Geçidi’nde toplanmıştı ve orada mızraklarını bileyerek, zırhlarını cilalayarak, zar atarak, içerek, ağız dalaşına girerek oturuyor; sayıları gittikçe azalırken bekliyor, bekliyor, Prens Doran’ın onları Martell Hanedanlığı’nın düşmanları üzerine salmasını bekliyorlardı. Ejderhaları bekliyorlar. Ateş ve kanı. Beni.Arianne’in ağzından çıkacak tek bir kelime ve o ordular harekete geçecekti… o kelimeejderha olduğu sürece. Bunun yerine, gönderdiği sözcük savaş olursa Lord Yronwood, Lord Fowler ve orduları yerlerinde kalacaktı. Prens Doran incelikle iş çeviren biri değilse neydi acaba? Savaş burada, bekle demekti.
Üçüncü günün kuşluk vaktinde Hayalet Tepesi önlerinde belirdi. Tebeşir beyazı duvarları Dorne Denizi’nin derin mavisinin üzerinde parlıyordu. Hisarın köşelerindeki kare kulelerde Tolan Hanesi’nin sancakları, altın rengi arka plan üzerine kendi kuyruğunu ısıran yeşil ejderha, dalgalanıyordu. Martell Hanedanlığı’nın güneş ve mızrağı -altın rengi ve turuncu, sanki meydan okur gibi- merkezdeki büyük kalenin tepesindeydi.
Kuzgunlar, Leydi Toland’ı gelişlerinden haberdar etmek için önden yollanmıştı. Bu yüzden hisar kapıları açıktı ve Nymella’nın en büyük kızı yanında kâhyasıyla beraber onları tepenin alçaklarında karşılamak için at sürüyordu. Uzun ve haşin görünümlü, omuzlarına dökülen alev gibi parlak kızıl saçlarıyla Valena Toland Arianne’i, “Sonunda geldiniz ha, öyle mi? O atlar ne kadar yavaşmış öyle?” diye bağırarak karşıladı.
“Sizinkileri hisar kapılarına giderken geride bırakmaya yetecek kadar hızlı.”
“Göreceğiz.” Valena atını etrafında döndürdü ve topuklarını atın böğrüne bastırdı, ve tepenin alçaklarındaki köyün, önlerinde tavukların ve köylülerin etrafa kaçıştıkları tozlu sokaklarında yarışları başlamıştı. Arianne kısrağını dörtnala koşturabildiğinde üç boy gerideydi. Fakat yamacın yarısına kadarını tırmandıklarında farkı bir boya indirmişti. Hisar kapısındaki nöbetçi kulübesine doğru gümbür gümbür giderlerken yan yanaydılar; ama kapılara varmalarına dört-beş metre kala siyah kısrağıyla Elia Kum, arkasında kumdan bulutlar bırakarak yanlarından uçar gibi geçti.
Avluda “Yarı at falan mısın çocuk?” diye sordu Valena gülerek. “Prenses, yanında kız bir seyis mi getirdin?”
O kıza bu lakabı takan her kimse hesap vermesi gereken çok şey var. Ama Arianne’in hoşuna gitse de gitmese de kıza bu ismi amcası Oberyn vermişti ve Kızıl Yılan kendinden başka kimseye hesap vermezdi.
“Kız bir atlı mızrak dövüşçüsü,” dedi Valena. “Evet, seni duymuştum. Avluya birinci sırada geldiğinden dolayı atları sulama ve yularlama onurunu sen kazandın.”
“Ve ondan sonra da hamamı bul,” dedi Prenses Arianne. Elia saçından topuklarına kadar kirece ve toza bulanmıştı.
Arianne ve şövalyeleri o gece, kalenin büyük salonunda Leydi Nymella ve kızlarıyla akşam yemeklerini yediler. Teora, kızlardan küçük olanı, kardeşi gibi kızıl saçlıydı; fakat geriye kalan diğer özellikleri daha farklı olamazdı. Kısa, tombul ve o kadar utangaçtı ki kızı dilsiz sanabilirdiniz. Baharatlı dana etine ve ballı ördeğe masadaki yakışıklı şövalyelerden daha fazla ilgi gösteriyordu ve Toland Hanesi adına konuşmayı leydi annesi ve kız kardeşine bırakma konusunda memnun görünüyordu.
Uşağı şarapları doldururken “Sizin Güneşmızrağı’nda duyduğunuz haberlerin aynısını biz de burada duyduk,” dedi Leydi Nymella onlara. “Hiddet Burnu’nda karaya çıkan paralı askerler, kuşatma altındaki ya da çoktan fethedilmiş kaleler, el konulan ya da yakılan hasatlar. Bu adamların nereden geldiğinden ve kim olduklarındansa kimse emin değil.”
“Korsanlar ve maceracılar diye duyduk en başta,” dedi Valena. “Sonra, gelenler Altın Birlik olmalıymış. Şimdi de Jon Connington, Deli Kral’ın Eli, doğuştan gelen hakkını talep etmek için mezarından geri döndü diyorlar. Gelenler her kimse, Grifon Tüneği onların önünde düştü. Yağmur Evi, Karga Yuvası, Siskorusu, hatta adasının üzerindeki Yeşiltaş bile. Hepsi fethedildi.”
Arianne’in düşünceleri birden tatlı Benekli Slyva’sına gitti. “Yeşiltaş’ı kim ister ki? Savaş olmuş mu orada?”
“Duyduğumuz kadarıyla olmamış, ama tüm hikâyeler çarpık.”
“Tarth da düşmüş. Bazı balıkçılar anlatacaktır,” dedi Valena. “Bu paralı askerler Hiddet Burnu’nun büyük bir kısmını ve Köprütaşları’nın yarısını ellerinde tutuyorlar. Yağmurkorusu’nda filler olduğundan bahsedildiğini duyduk.”
“Filler?” Arianne bunun hakkında ne düşüneceğini bilemedi. “Emin misiniz? Ejderhalar değil mi?”
Leydi Nymella kelimenin üstüne bastırarak “Filler,” dedi.
“Ve hasarlı gemilere denizin diplerini boylatan, Kırık Kol açıklarındaki krakenler,” dedi Valena. “Üstadımızın söylediğine göre kan onları su yüzeyine çekiyormuş. Denizde cesetler var. Az bir kısmı da kıyılarımıza vurdu. Ve bunlar söyleyeceklerimin daha yarısı bile değil. Yeni bir korsan kralı İşkenceci Derinlikleri’ne yerleşmiş. Kendine Denizlerin Efendisi diyormuş. Bunun gerçek savaş gemileri var; üç güverteli, devasa savaş gemileri. Deniz yoluyla gelmemekle akıllılık ettiniz. Redwyne donanması Köprü Taşları’ndan geçtiği için o sular Tarth açıklarından Gemikıran Körfezi’ne kadar yabancı denizci bayraklarıyla kaynıyor. Myrliler, Volantiniler, Lyseniler, hatta Demir Adalar’dan gelen yağmacılar. Bazıları Hiddet Burnu’nun güneyine adam indirmek için Dorne Denizi’ne girmiş. Sizler için, babanızın emrettiği gibi, iyi ve hızlı bir gemi bulduk; ama yine de… dikkatli olun.”
Haberler doğru o zaman. Arianne kardeşi hakkında bir şeyler sormak istedi, fakat babası onu sözlerine dikkat etmesi konusunda tembihlemişti. Eğer bu gemiler Quentyn’i ve onun ejderha kraliçesini getirmemişse ondan bahsetmemesi en iyisiydi. Sadece babası ve onun en güvenilir adamları kardeşinin Köle Tüccarı Körfezi’ndeki görevini biliyordu. Leydi Toland ve kızları o insanlar arasında değildi. Eğer gelen Quentyn olsaydı, Daenerys’i Dorne’a getirirdi kuşkusuz. Hiddet Burnu’nda inip neden kendini fırtınalordlarının içinde riske atacaktı ki?
“Dorne tehlikede mi?” diye sordu Leydi Nymella. “İtiraf etmeliyim ki ne zaman yabancı bir denizci bayrağı görsem, yüreğim ağzıma geliyor. Ya bu gemiler yönünü güneye çevirirse? Toland’ın gücünün büyük kısmı Lord Yronwood’la beraber Kemikyolu’nda. Eğer bu yabancılar kıyılarımıza ayak basarsa Hayalet Tepesi’ni kim savunacak? Adamlarımı geri mi çağırmalıyım?”
“Askerlerinize şimdiki yerlerinde ihtiyaç var leydim,” diye kadını temin etti Daemon Kum. Arianne, adamın sözlerini başıyla onaylamakta hızlı davrandı. Bundan başka verilecek herhangi bir rehberlik, her adamın gelip gelmeyeceği belli olmayan düşmanlarına karşı kendi evini korumaya koşmasıyla Lord Yronwood’un birliğinin eski bir duvar halısı gibi çözülüp gitmesine neden olabilirdi. “Bu gelenlerin dost ya da düşman olduklarından şüphe götürmez bir şekilde emin olduğumuz zaman babam ne yapılacağını bilecektir.” dedi prenses.
İşte ondan sonra solgun, tombul Teora gözlerini tabağındaki kremalı pastalardan kaldırdı. “Onlar ejderhalar.”
“Ejderhalar?” dedi annesi. “Teora, aptal olma.”
“Olmuyorum. Geliyorlar.”
Sesinde bir hor görme tınısıyla “Bunu nasıl bilebilirsin?” diye sordu kız kardeşi. “Senin şu önemsiz rüyalarından biri mi?”
Teora çenesi titreyerek belli belirsizce başını salladı. “Dans ediyorlardı. Rüyamda. Ve ejderhaların dans ettiği her yerde insanlar ölüyordu.”
“Yedi bizi korusun.” Leydi Nymella kızgınca nefes verdi.
“Üstat Toman’dan nefret ediyorum,” dedi Teora. Sonra da masadan ok gibi fırlayıp gitti. Annesini bu davranışı yüzünden onun için özürler dizmeye bırakmıştı.
“Ona karşı nazik olun leydim,” dedi Arianne. “Onun yaşlarındaki halimi hatırlıyorum. Babam artık benden umudunu kesmişti. Buna eminim.”
“Bunu doğrulayabilirim.” Sör Daemon şarabından bir yudum aldı ve ekledi. “Toland Hanesi’nin sancaklarında bir ejderha var.”
“Kendi kuyruğunu yiyen bir ejderha, evet,” dedi Valena. “Aegon’un Fethi’ndeki günlerden kalma. Burayı fethedememişti. Diğer yerlerde düşmanlarını kavurdu. O ve kardeşleri. Ama burada, geriye onlara kavuracak sadece taş ve kum bırakarak önlerinden uçup gittik. Ve ejderhalar yiyecek başka bir yemek isteğiyle kuyruklarını ısırmaya çalışarak kendi etraflarında döndü durdu. Ta ki düğümlenip kalana kadar.”
“Atalarımız o oyunda rollerini yerine getirdiler,” dedi Leydi Nymella gururla. “Gözüpek işler yapıldı ve cesur adamlar öldü. Bunların hepsi, bizlere hizmet eden üstatlar tarafından kaydedildi. Eğer prensesimiz daha fazlasını öğrenmek isterse kitaplarımız var.”
“Belki başka bir zaman,” dedi Arianne.
O gece Hayalet Tepesi uykuya daldığında, prenses soğuğa karşı başlıklı bir pelerin giydi ve kafasını dağıtmak için kale siperlerinde yürüdü. Daemon Kum onu, duvara yaslanıp ayın üzerinde dans ettiği denizi seyrederken buldu. “Prenses,” dedi, “yatağınızda olmanız gerekiyordu.”
“Aynısını senin için de söyleyebilirim.” Arianne adamın yüzüne bakmak için döndü. Güzel bir surat, diye karar verdi. Bir zamanlar tanıdığım çocuk yakışıklı bir adam olmuş. Gözleri bir çöl göğü kadar mavi, saçları henüz aştıkları çölün kumları kadar açık kahverengiydi. Kısa kesilmiş sakalı güçlü bir çene hattını takip ediyordu; ama güldüğünde gamzelerini saklayabiliyor sayılmazdı. Gülümsemesini hep sevmiştim.
Tanrı lütfu’nun Piçi aynı zamanda, Prens Oberyn’in silahtarlığını yapmış ve şövalyelik unvanını bizzat Kızıl Yılan’dan almış birinden beklenebileceği gibi, Dorne’un en iyi kılıçlarından biriydi. Bazıları amcasının sevgilisi olduğunu da söylüyordu. Yüzüne karşı söyledikleri nadirdi ama. Arianne bunun doğruluğunu bilmiyordu. Bir zamanlar kendisinin sevgilisiydi ama. On dördündeyken ona bekâretini vermişti. O zamanlar Daemon da pek büyük değildi, bu yüzden sevişmeleri ateşli oldukları kadar da acemiceydi. Yine de zevkli olmuştu.
Arianne ona en baştan çıkarıcı gülümsemesini bahşetti. “Aynı yatağı paylaşabiliriz.”
Sör Daemon’un suratı taş gibiydi. “Unuttunuz mu, prenses? Gayrimeşru doğumluyum.” Arianne’in ellerini ellerine aldı. “Eğer bu ele layık değilsem, orana nasıl layık olabilirim?”
Arianne ellerini hızlıca adamınkilerden kurtardı. “Bu söylediklerin için bir tokadı hak ettin.”
“Yüzüm sizindir. Gönlünüzün istediğini yapın.”
“Benim istediğimi sen istemeyeceksin belli ki. Öyle olsun. Bunun yerine benimle konuş o zaman. Gelen gerçekten Prens Aegon olabilir mi?”
“Gregor Clegane, Aegon’u Elia’nın kollarından çekip kopardı ve çocuğun kafasını duvara çaldı,” diye cevapladı Sör Daemon. “Eğer Lord Connington’ın prensinin paramparça bir kafatası varsa Aegon’un mezarından döndüğüne inanacağım. Öteki takdirde, hayır. Bu gelen sahte bir çocuk, ötesi değil. Destek kazanmak için yapılan bir paralı asker numarası.”
Babam da aynısından korkuyor. “Ama eğer öyle değilse… eğer bu gelen gerçekten Jon Connington’sa, eğer oğlan Rhaegar’ın çocuğuysa…”
“O olduğunu mu diliyorsunuz, yoksa olmadığını mı?”
“Ben… Elia’nın çocuğunun hala yaşadığını bilmek babama büyük mutluluk verecektir. Kız kardeşini çok severdi.”
Öyle, değil mi? “Elia öldüğünde yedi yaşındaydım. Hatırlayamayacak kadar küçük olduğum zamanlar, bir keresinde Rhaenys’i kucağıma aldığımı söylüyorlar. Aegon, gerçek de olsa sahte de, benim için yabancı biri gibi olacak.” Prenses duraksadı. “Rhaegar’ın kız kardeşini arıyorduk, oğlunu değil.” Onu Arianne’in koruması olarak seçtiğinde babası sırrını Sör Daemon’a da açmıştı. En azından onunla özgürce konuşabilirdi. “Dönenin Quentyn olmasını tercih ederdim.”
“Ya da öyle diyorsunuz,” dedi Daemon Kum. “İyi geceler, prenses.” Eğilerek selamladı ve onu orada ayakta dikilir vaziyette bıraktı.
Böyle diyerek ne demek istedi? Arianne adamın yürüyüp gitmesini izledi. Eğer kardeşimin geri dönmesini istemesem ne çeşit bir kız kardeş olurdum? Onca yıl, babasının Arianne’in yerine onu veliahdı ilan etmeye niyeti olduğundan dolayı Quentyn’e hınç beslemişti, bu doğruydu. Ama durumun sadece bir yanlış anlaşılma olduğu ortaya çıkmıştı. Dorne’un veliahdı kendisiydi ve babasının sözünü almıştı. Quentyn’in kendi ejderha kraliçesi olacaktı: Daenerys.
Güneşmızrağı’nda, Arianne’in atalarından biriyle evlenmek için Dorne’a gelen Prenses Daenerys’in bir portresi asılıydı. Daha küçük yaşlardayken Arianne ona bakarak saatler harcardı. Yalnızca, her gece tanrılara onu güzel yapması için dua eden, ergenliğin zirvesindeki tıknaz, tahta göğüslü bir kız çocuğu olduğu zamanlarda. Yüzyıl önce, Daenerys Targaryen Dorne’a barış yapmak için gelmişti. Şimdi bir başkası savaş başlatmak için geliyor ve kardeşim, onun kralı ve eşi olacak. Kral Quentyn. Neden kulağa bu kadar aptalca geliyordu?
Neredeyse Quentyn’in bir ejderhaya binmesi kadar aptalca. Kardeşi ağırbaşlı, iyi huylu, sorumluluk sahibi bir çocuktu, ama sıkıcı biriydi. Ve cazibesiz, aşırı cazibesizdi. Tanrılar Arianne’e olmak için dua ettiği güzelliği vermişlerdi, ancak Quentyn başka bir şey için dua etmiş olmalıydı. Kafası fazla büyüktü ve bir nevi kare sayılırdı; saçları kuru çamur rengiydi. Ayrıca omuzları da düşüktü ve bel kısmı çok kalındı. Babamıza çok benziyor.
“Kardeşimi seviyorum,” dedi Arianne, fakat sadece gökteki ay söylediklerini duyabilirdi. Aslında gerçeği söyleyecek olursa kardeşini çok az tanıyordu. Quentyn, Yronwood Evi’nden Lord Ormond Yronwood’un oğlu ve Lord Edgar’ın torunu Lord Anders, Kraliyetkanı, tarafından yetiştirilmişti. Gençliğinde, amcası Oberyn Edgar’la bir düello yapmış ve adama çürüyüp onu öldüren yarayı vermişti. Bu olaydan sonra insanlar amcasını ‘Kızıl Yılan’ diye çağırmaya başlamış ve kılıcındaki zehirden bahsetmişlerdi. Yronwoodlar gururlu ve güçlü, çok eskiye dayanan bir haneydi. Rhoynarlar gelmeden önce Dorne’un, hâkimiyet alanları Martell Hanedanlığı’nın topraklarını katlayan, yarısından fazlasının krallarıydılar. Arianne’in babası bir an önce davranmasaydı, kuşkusuz, Lord Edgar’ın ölümünü kan davası ve başkaldırı izleyecekti. Kızıl Yılan önce Eskişehir’e, ondan sonra da Dar Deniz’in karşı yakasındaki Lys’e gönderildi. Tabii kimse buna sürgün demeye cüret edememişti. Ve vakti geldiğinde, bir güven göstergesi olarak, Quentyn yetiştirilmesi için Lord Anders’e gönderilmişti. Bu, Güneşmızrağı ve Yronwoodlar arasındaki yaraların iyileşmesine yardımcı olmuştu, ama Quentyn ve Kum Yılanları arasında yenilerini açmıştı… ve Arianne her zaman, kuzenlerine uzaklardaki kardeşinden daha yakın olmuştu.
“Yine de aynı kanı taşıyoruz,” diye fısıldadı. “Elbette ki kardeşimin eve dönmesini isterim. İsterim.” Denizden gelen rüzgâr kolu boyunca tüm tüylerini diken diken ediyordu. Arianne pelerinine sarındı ve yatacağı yeri aramaya gitti.
Gemilerinin adı Peregrine‘di. Sabah sular çekilmişken yola çıktılar. Tanrılar onlara karşı insaflıydı, deniz sakindi. İyi rüzgârlara rağmen denizi geçmeleri bir gece ve bir gündüz aldı. Jayne Ladybright’ı deniz tutmuştu ve zamanının çoğunu kusarak geçirmişti. Bu durum Elia Sand’in komiğine gitmiş gibi görünüyordu. “Birilerinin şu çocuğun kıçını şaplaklaması gerek,” derken duyulmuştu Joss Hood… ve Elia da onu duyanlar arasındaydı.
Kendini beğenmiş bir şekilde “Neredeyse kadın oldum sayılır, sör,” diye adama cevap verdi Elia. “Kıçımı şaplaklamana izin vereceğim gerçi… fakat önce at üstünde mızrak dövüştürmemiz ve beni atımdan düşürmeniz gerekecek.”
“Bir gemideyiz ve atımız yok.” diyerek cevapladı Joss.
Arkadaşından çok daha ciddi ve terbiyeli bir genç olan Sör Geribald Shells, “Ve leydiler atla mızrak dövüştürmez,” diye ısrar etti.
“Ben dövüştürürüm. Ben Leydi Mızrak’ım.”
Arianne yeterince dinlemişti. “Bir mızrak olabilirsin, ama bir leydi değilsin. Aşağıya git ve karaya çıkana kadar da orada kal.”
Bunun haricinde, karşıya geçmeleri olaysız olmuştu. Gün batarken uzakta, kürekleri akşamüstü yıldızlarına karşı kalkıp inen bir kadırga görmüşlerdi; fakat onlardan uzaklaşıyordu ve kısa süre sonra ufukta küçüldü ve gözden kayboldu. Arianne, bir el Sör Daemon’la bir el de Sör Garibald’la cyvasse oynadı ve nasıl olduysa ikisini de kaybetmeyi başardı. Sör Garibald yiğitçe oynadığını söyleyecek kadar nezaket göstermişti, ama Sör Daemon Arianne’le dalga geçti. “Ejderha’dan başka taşlarınız da var, prenses. Arada onları da oynatmayı dene.”
“Ejderhalar hoşuma gidiyor.” Adamın gülen yüzüne bir tane patlatmak istedi. Ya da onu öpmek istemişti belki. Adam yakışıklı olduğu kadar da kendini beğenmişti. Babam, Dorne’daki tüm şövalyeler içinde benim korumam olsun diye neden onu seçti? Mazimizi biliyor .“Bu sadece bir oyun. Bana Prens Viserys’ten bahset.”
“Dilenci Kral’dan mı?” Sör Daemon şaşırmış görünüyordu.
“Herkes Prens Rhaegar’ın yakışıklı olduğunu söylüyor. Viserys de yakışıklı mıydı?”
“Öyledir zannımca. Sonuçta Targaryen’di. Adamı hiç görmedim.”
Prens Doran’ın yıllar önce yaptığı gizli antlaşma Arianne’in Prens Viserys’le evlendirileceğini söylüyordu, Quentyn’in Daenerys’le evlendirileceğini değil. Bunların hepsi, Viserys Dothraki denizinde öldürüldüğünde mahvolmuştu. Bir tencere eriyik altınla taçlandırılmış. “Bir Dothraki Khal’ı tarafından öldürüldü,” dedi Arianne. “Ejderha Kraliçe’nin kendi kocası tarafından.”
“Ben de öyle duydum. Ne olmuş ki?”
“Sadece… Daenerys neden bunun olmasına izin verdi? Viserys onun kardeşiydi. Onun kanından geriye kalan tek kişi.”
“Dothrakiler vahşi bir halktır. Niye öldürdüklerini kim bilebilir ki? Belki de Viserys götünü yanlış eliyle silmiştir.”
Belki, diye düşündü Arianne, ya da Daenerys, abisi tahta çıkarıldığında ve onunla evlendirildiğinde hayatının geri kalanını bir çadırda uyuyarak ve at gibi kokarak geçirmeye mahkûm edileceğinin farkına varmıştır. “O, Deli Kral’ın kızı,” dedi prenses. “Nasıl bilebiliriz ki onun gibi ol–“
“Bilemeyiz,” dedi Sör Daemon. “Sadece ümit edebiliriz.”

Diğer Ön okumalar:
Theon
Alayne
Merhamet