a song of ice and fire etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kış Rüzgarları Yayınlanan Ön Okuma; Arianne II



                                                                                     Arianne II
Gazap Burnu’nun güney kıyısı boyunca kadim zamanlardan kalan parçalanmış, taştan gözetleme kuleleri yükseliyordu. Bu kuleler, eskiden denizin karşısından yağma yapmaya gelen Dorne’lu akıncılara ikaz maiyeti taşıması için yapılmıştı. Kulelerin etrafında ise köyler kurulmuştu ve o köylerden pek azı gelişip kasaba olabilmişti.
Gökdoğan, Genç Ejderha’nın cesedinin Dorne’dan evine götürülürken üç gün boyunca kaldığı yere, Ağlayan Kasaba’nın limanına yanaştı. Kasabanın kalın ahşap duvarlarında hâlâ daha, en azından burada, Demir Taht’ın sözünün geçtiğini gösteren Kral Tommen’in geyik ve aslanlı sancağı dalgalanıyordu. Karaya çıkarken Arianne yanındaki eşlikçilerini “Dilinize hâkim olun,” diye uyardı. “Kral’ın Şehri buradan geçtiğimizi asla bilmemeli.” Lord Connington’ın isyanı hüsrana uğrarsa ve Dorne’un onu Connington ve yanındaki taht adayı ile görüşme yapmaya göndermesi açığa çıkarsa bu onlar için kötü sonuçlar doğururdu. Bu, babasının kızına kılı kırk yararak öğrettiği derslerden bir diğeriydi; Tarafını özenle, sadece onların kazanma şansını gördüğünde seç.
Geçen yılki fiyatlardan beş kat daha pahalı olmasına rağmen at almakta sorun yaşamadılar. “Biraz yaşlılar lâkin sıhhatleri yerinde,” dedi seyis. “Fırtına Burnu’nun bu yakasında daha iyilerini bulamazsınız. Akbaba’nın adamları karşılarına çıkan bütün atlara ve katırlara el koydular. Öküzleri de aldılar. Atlar için onlardan ödeme yapmalarını isterseniz bazıları kâğıtlara damga vurarak yapar. Bir kısmı ise karnınızı yarıp içinizden çıkardığı avuç dolu bağırsakla öder. Böylelerine denk gelirseniz sesinizi çıkarmayın ve atları onlara teslim edin.”
Kasaba, üç han barındıracak kadar büyüktü ve hepsinin ortak salonu dedikodularla doluydu. Arianne, bir şeyler duyup öğrenmeleri için her birine adamlarını gönderdi. Kırık Kalkan’da Daemon Kum, Holf’un Adamları’ndaki büyük septin yakıldığını ve denizden gelen yağmacılar tarafından yağmalandığını öğrendi. Ayrıca Bakire Adası’nda bulunan yüz genç rahip çırağı köle olarak alınmıştı. Dalgıçkuşu’na giden Joss Hood ise Ağlayan Kasaba’dan aralarında genç Sör Addam ve yaşlı Lord Whitehead’in oğlu ve varisinin de bulunduğu elli kadar adamın Jon Connington’a katılmak için kuzeye doğru yola çıktığını ve Akbaba Tüneği’ne gittiklerini öğrendi. İsminin hakkını veren Ayyaş Dorne’lu Feathers; insanların mırıldanmalarında akbabanın, Kızıl Ronnet’in erkek kardeşini idam ettiğini, kız kardeşine ise tecavüz ettiğini duymuştu. Erkek kardeşinin ölümünün ve kız kardeşine sürülen lekenin intikamını almak için Ronnet’in bizzat kendisinin hızlı bir şekilde güneye ilerlediği söyleniyordu.
Arianne, gördüğü ve duyduğu her şeyi babasına bildirmek için o gece Dorne’a ilk kuzgununu yolladı. Ertesi sabah, yeni doğan güneşin ilk huzmeleri Ağlayan Kasaba’nın sivri tepeli çatılarına ve kıvrık sokaklarına vururken Sisli Orman’a doğru yola çıktılar. Kuşluk vaktinde yemyeşil arazilerin ve küçük köylerin arasından kuzeye doğru ilerlerken hafif bir yağmur başladı. Şimdiye kadar hiçbir mücadele izine rastlamamışlardı, fakat tekerlek izleriyle dolu yolda seyahat eden diğer insanların başka bir yöne gittikleri görünüyordu. Köylerden geçerken kadınlar onlara temkinli gözlerle bakıyor ve çocuklarını yakınında tutuyorlardı. Daha da kuzeyde, düz araziler yerini engebeli tepelere ve ormanın sık koruluklarına bıraktı. Yollar patikalara dönüştü ve köylerin sayısı bir hayli azaldı.
Alacakaranlık vurduğunda yağmur ormanının kenarına, derelerin ve ırmakların karanlık ormanlar boyunca uzandığı ve zeminin çamur ile çürüyen yapraklardan oluştuğu ıslak yeşil diyara geldiler. Nehir yatakları boyunca Arianne’in daha önce hiç görmediği kadar büyük, devasa söğütler yetişmişti. Bu söğütlerin gövdeleri yaşlı bir adamın yüzü gibi çarpık ve eğri büğrüydü ve sakalı andıran gümüşi yosunlarla bezeliydi. Ağaçlar, ormanın her bir yanında çok sık ve dip dibeydiler ve güneşin içeri girmesini engelliyorlardı; Katran ağaçları, kırmızı ardıçlar, ak meşeler, kule kadar yüksek çeşitli çam ağaçları; devasa iğneyapraklılar, büyük yapraklı akçaağaçlar, kızılağaçlar ve tek tük de olsa vahşi büvet ağacı. Bunların birbirine geçmiş dallarının altında ise bol miktarda eğrelti otu ve çiçek yetişmişti; aşk merdivenleri, çançiçekleri, akşam yıldızları, zehirli öpücükler, kızılyaprak, ciğerotu, boynuzotu. Ağaçların kök ve gövdelerinin arasından yağmuru soluk benekli elleriyle yakalayan mantarlar türemişti. Diğer ağaçlar ise yosun tutmuştu; yeşil, gri çok az da olsa parlak erguvan. Her bir taş ve kaya, likenlerle kaplanmıştı. Ayrıca çürümüş kütüklerden şapkalı mantarlar çıkmıştı. Her yer göz alabildiğine yeşildi.
Arianne bir keresinde babasını ve Üstat Caleotte’yi bir rahiple Dorne Denizi’nin kuzey ve güney tarafının neden bu kadar farklı olduğu konusunda tartışırken duymuştu. Rahip, deniz tanrısının ve rüzgâr kraliçesinin kızlarını çalıp onların ebedi düşmanlığını kazanan ilk Fırtına Kralı Durran Godsgrief yüzünden olduğunu düşünüyordu. Prens Doran ve üstat daha çok su ve rüzgâr konusuna yönelmiş ve Yaz Denizi’nde oluşan büyük fırtınaların nasıl bütün rutubeti topladığını ve kuzeye doğru harekete geçip Gazap Burnu’na vurduğunu konuşmuşlardı. Babası, garip bir nedenden dolayı fırtınaların Dorne’a uğramadığını söylemişti. “Ben nedenini biliyorum,” diye cevap vermişti rahip. “Hiçbir Dorne’lu iki tanrının birden kızını çalmadı.”
Burada ilerleyişleri Dorne’dakinden çok daha yavaştı. Düzgün yollar yerine engebeli ve sağa sola kıvrılan yarıklardan, yosun kaplı kayaların arasından ve aşağısı böğürtlen çalılarıyla dolu derin vadilerden geçtiler. Patikalar bazen bataklığa gömülüyor ya da eğreltiotlarının arasında yok olarak kayboluyordu. Böyle durumlarda Arianne ve eşlikçileri, yollarını sessiz ağaçların arasında kendi başlarına buluyorlardı. Yağmur ise hâlâ hafif ve sabit bir şekilde yağıyordu. Dört bir yanlarında ağaç yapraklarından süzülen su damlalarının sesi vardı. Her bir milde ise küçük bir şelalenin müziği onları çağırıyordu.
Orman mağaralarla da doluydu. Islanmamak için ilk gecelerinde mağaralardan birine sığındılar. Ay ışığının uçuşan kumları gümüş rengine çevirdiği Dorne’da karanlık çöktükten sonra sıkça seyahat etmişti ancak yağmur ormanı bataklıklarla, derin vadilerle ve obruklarla doluydu. Ayın görülmesi imkânsızken ağaçların altı zift kadar karanlıktı.
Feathers, ateş yaktı ve Sör Garibald’ın yolda bulduğu mantar ve soğanlarla birlikte bir çift yaban tavşanı pişirdi. Yemeklerini yedikten sonra Elia Kum bulduğu bir sopayı üzerine kuru yosun atarak bir meşaleye çevirdi ve mağaranın derinliklerini keşfe çıktı. “Fazla uzağa gitme,” dedi kıza Arianne. “Buradaki bazı mağaralar çok derin. Kaybolmak zor olmaz.”
Prenses, Daemon Kum ile oynadığı bir cyvasse oyununu kaybetti, Joss Hood’u ise yendi. Diğer ikisi oyunun kurallarını Jayne Ladybright’a öğretmeye başlarken yanlarından ayrıldı. Bu tür oyunlardan yorulmuştu artık.
Yağan yağmuru izlemek için mağaranın girişinde bacak bacak üstüne atarak otururken Nym ve Tyene şimdiye dek Kral’ın Şehri’ne ulaşmış olmalılar diye düşündü. Henüz varmadılarsa da çok yakında ulaşırlar. Tecrübeli üç yüz mızrak da onlarla birlikte Boneway yolu üzerinden Yaz Kalesi’ni geçip Kral Yolu’na doğru gitmişti. Lannisterlar, kral ormanındaki tuzaklarını uygulamaya geçirseydi Leydi Nym bunun felaketle sonuçlanacağını görürdü. Katiller de peşine düştükleri avı bulamazlardı. Prenses Myrcella’dan gözü yaşlı bir şekilde ayrıldıktan sonra Prens Trystane Güneş Mızrağı’nda kalmıştı ve artık güven içindeydi. Bu kardeşlerimden biri diye düşündü Arianne. Peki ya Quentyn? Akbaba’nın yanında değilse nerede? Ejderha kraliçesi ile evlenmiş miydi? Kral Quentyn. Hâlâ daha kulağa aptalca geliyordu. Daenerys Targaryen, Arianne’den altı yedi yaş gençti. O kadar genç biri, kardeşi gibi sıkıcı ve renksiz birini ister miydi? Genç kızlar görevine bağlı ciddi erkekler yerine hınzır gülümsemelere sahip gösterişli şövalyelerin hayalini kurardı. Yine de Dorne’u isteyecek. Demir Taht’a oturmak istiyorsa, Güneş Mızrağı’nın desteğini almalı. Bunun karşılığı Quentyn ise ejderha kraliçesi bunu ödemeli. Peki ya Daenerys şu anda Connington ile birlikte Akbaba Tüneği’ndeyse ve bu diğer Targaryen olayı zekice kurgulanmış bir oyunsa? Kardeşi şu an pekâlâ Daenerys’in yanında olabilirdi. Kral Quentyn. [i]Ona diz çökmem gerekecek mi?
[/i]Bunları düşünmenin bir faydası yoktu. Quentyn ya kral olacak ya da başarısızlığa uğrayacak. Umarım Daenerys ona, benim kardeşime davrandığımdan daha nazik bir şekilde davranır.
Artık uyuma vakti gelmişti. Sabah olunca gidecekleri uzun mesafeler vardı. Arianne anca yerine kurulurken Elia Kum’un henüz dönmediğini fark etti. Başına bir şey geldiyse kardeşleri beni yedi farklı yolla öldürür. Jayne Ladybright, kızın mağaradan dışarı çıkmadığına dair yemin etti. Bu da Elia’nın hâlâ daha mağaranın içinde bir yerlerde karanlığın içinde dolaştığını gösteriyordu. Meşalelerle birlikte onu aramaya çıkmaktan başka bir yol yoktu.
Mağaranın düşündüklerinden çok daha derin olduğunu gördüler. Arianne ve yanındakilerin kamp kurup atlarını bağladığı mağaranın girişinin ilerisi, sağa ve sola kıvrılan deliklerle ve sürekli aşağı inerek kıvrılan geçitlerle doluydu. Daha da ilerde duvarlar tekrar açıldı ve kendilerini kalelerin büyük salonlarından daha büyük, kireçtaşı kaplı muazzam bir iç mağarada buldular. Bağırışları bir yarasa sürüsünü rahatsız etti ve gürültülü bir şekilde tepelerinde uçtular. Ancak Arianne ve arkadaşlarının bağırışlarına sadece yankılanan sesleri cevap verdi. Salonun çevresinde ağır bir tur attıktan sonra ileriye giden üç geçit daha olduğunu gördüler. Bir tanesi o kadar küçüktü ki yalnızca dizlerinin üstünde ellerinden yardım alarak ilerleyebilirdiler. “Biz ilkini deneyeceğiz,” dedi prenses. “Daemon, benimle gel. Garibald, Joss siz diğerini deneyin.”
Arianne’in seçtiği geçit otuz metre kadar ilerledikten sonra dikleşmeye ve nemlenmeye başladı. Bastığı yeri görmek iyice zorlaştı. Hatta ayağı kaydı ve yere düşmemek için kendini zor tuttu. Birçok kez geri dönmeyi düşündü fakat önünde Daemon’ın meşalesini görüp Elia diye seslendiğini duyunca yoluna devam etti. Ve birdenbire kendini başka bir iç mağarada buldu. Bu mağara en son gördüklerinden beş kat daha büyüktü ve dört bir yanı taş sütunlarla çevriliydi. Daemon yanına doğru gelip meşalesini kaldırdı. “Taşların üstündeki şekillere bak,” dedi. “Bu sütunlar ve şuradaki duvar. Gördün mü?”
“Yüzler,” dedi Arianne. [i]Bizi izleyen çok sayıda hüzünlü göz.
[/i]“Burası ormanın çocuklarına aitmiş.”
“Binlerce yıl önce.” Arianne başını çevirdi. “Duydun mu? Joss muydu bu?”
Öyleydi. Diğerleri Elia’yı bulmuştu. Arianne ve Daemon bunu öğrendikten sonra ıslak eğimli yoldan geri dönüp en son ayrıldıkları salona gittiler. Joss ve Geribald’ın gittikleri geçit; durgun, siyah bir havuza açılıyordu. Kızı burada beline kadar suya girmiş bir şekilde çıplak elleriyle kör beyaz balık yakalamaya çalışırken bulmuşlardı. Toprağa sapladığı meşalesinin üstünden ise dumanlar çıkıyor ve hâlâ yanıyordu.
“Ölebilirdin,” dedi Arianne anlatılanları öğrenince. Elia’yı kolundan yakaladı ve salladı. “O meşale sönseydi karanlıkta bir başına kalırdın, adeta kör gibi. Tüm bunları yaparken aklından ne geçiyordu?
“İki balık yakaladım,” dedi Elia Kum.
“Ölebilirdin,” dedi Arianne tekrardan. Sesi mağaranın duvarlarında yankılandı. [i]“…ölebilirdin …ölebilirdin …ölebilirdin…”
[/i]Yüzeye geri döndükten ve siniri geçtikten sonra, prenses kızı bir kenara çekti ve yanına oturdu. “Elia, bunlara artık bir son vermelisin,” dedi kıza. “Artık Dorne’da değiliz. Sen de kız kardeşlerinin yanında değilsin ve bu bir oyun değil. Güvenli bir şekilde Güneş Mızrağı’na dönene kadar hizmetçi kadın rolü yapman için bana söz vermeni istiyorum. Uysal, iyi huylu ve söz dinler olmanı istiyorum. Bir daha Leydi Mızrak ve mızrak dövüşleri hakkında konuştuğunu duymayacağım. Babandan ve kardeşlerinden bahsetmeyeceksin. Görüşmeye gittiğimiz adamlar paralı askerler. Bugün kendine Jon Connington diyen bir adama hizmet ediyorlar lâkin yarın sabah kolayca Lannisterlar’ın hizmetine girebilirler. Paralı askerlerin kalbine giden yol altından geçer ve Casterly Kayası’nda bundan bolca var. Yanlış kişiler senin kim olduğunu öğrenirse fidye için kaçırılabilirsin -”
“Hayır,” diye araya girdi Elia. “Fidye için kaçıracakları tek kişi sensin. Sen, Dorne’un varisisin. Ben ise sadece piç bir kızım. Baban senin için sandık dolusu altın verir. Benim babam ise öldü.”
“Evet öldü ama unutulmadı,” dedi Arianne. Hayatının yarısını babasının Prens Oberyn olmasını isteyerek geçirmişti. “Sen bir Kum Yılanısın. Prens Doran sana ve kardeşlerine zarar gelmemesi için her türlü bedeli öder.” Bu söz, en azından kızı gülümsetmeye yetti. “Bana yemin eder misin? Yoksa seni geri göndermek zorunda mı kalayım?”
“Yemin ederim.” Elia’nın sesinden pek memnun olmadı.
“Babanın kemikleri üzerine.”
“Babamın kemikleri üzerine.”
Bu yemin onu yerinde tutar diye düşündü Arianne. Kuzenini öpüp uyumaya yolladı. Belki de bu küçük maceranın yaşanması iyi olmuştu. “Ne kadar vahşi olduğunu asla anlayamazdım,” diye yakındı Arianne, Daemon Kum’a. “Babam onu niye peşime taktı ki?”
“İntikam?” dedi şövalye sırıtarak.
Üçüncü günün sonlarına doğru Sisli Orman’a vardılar. Sör Daemon, kaleyi kimin tuttuğunu öğrenmesi ve keşif yapması için Joss Hood’u önden gönderdi. “Duvarlarda yürüyen yirmi adam gördüm, biraz daha fazla da olabilir,” dedi döndükten sonra. “At arabaları ve yük arabaları dolu girip boş çıkıyorlar. Her kapıda muhafızlar bekliyor.”
“Sancaklar?” diye sordu Arianne.
“Altın rengi. Giriş kapısında ve kalede.”
“Armaları ne?”
“Bir şey göremedim. Hiç rüzgâr olmadığı için sancaklar direklere gevşek bir şekilde asılıydı.”
Bu, rahatsız edici bir durumdu. Altın Mürettebat’ın sancağında altın rengi kumaşın üzerinde herhangi bir arma ya da desen bulunmazdı. Ancak Fırtına Burnu’nun taç takmış geyik armasını taşıyan Baratheon Hanesi’nin sancağı da altındı. Rüzgârda dalgalanmadan gevşek bir şekilde asılı duran sancaklar ikisine de ait olabilirdi. “Başka sancak var mıydı? Gümüş-gri?”
“Tek gördüğüm altındı, prenses.”
Arianne kafasını salladı. Sisli Orman, armasında gri zemin üzerinde boynuzlu baykuş bulunan Mertyns Hanesi’nin kalesiydi. Onların sancakları yoksa anlatılanlar büyük ihtimalle doğruydu. Kale, Jon Connington ve paralı askerlerinin eline düşmüştü. “Risk almalıyız,” dedi Arianne yanındakilere. Kabul etmeliydi ki babasının ihtiyatı Dorne’da işe yarıyordu lâkin artık amcasının cesaretini sergileme vakti gelmişti. “Kaleye gidiyoruz.”
“Sancağınızı açalım mı?” diye sordu Joss Hood.
“Henüz değil,” dedi Arianne. Pek çok yerde prenses rolü oynamak işine yaramıştı fakat şimdi öyle bir zaman değildi.
Kale kapısının yarım mil kadar uzağındayken çivili deri yelek giyen ve çelik yarım miğfer takan üç adam ağaçların arkasından çıkıp önlerini kesti. İkisi arbalet taşıyordu. Diğeri ise pis bir sırıtışla donanmıştı. “Nereye gidiyonuz güzellikler?” diye sordu.
“Düşen Sis’e, amirinizi görmeye,” diye yanıt verdi Daemon Kum.
“Güzel cevap,” dedi sırıtan adam. “Bizimle gelin.”
Düşen Sis’in yeni amirleri Genç John Mudd ve Chain’di. Kendilerinin şövalye olduklarını söylüyorlardı. Ancak Arianne daha önce böyle davranan şövalyeler görmemişti. Mudd tepeden tırnağa teniyle aynı renkte kahverengi giyinmişti fakat kulaklarından bir çift altın sikke sarkıyordu. Mudd Hanesi’nin binlerce yıl önce Üç Dişli Mızrak civarında krallıklarının olduğunu biliyordu lâkin bu adamda kraliyet namına bir iz yoktu. Üstelik çok genç de değildi ama Yaşlı John Mudd olarak bilinen babasının da Altın Mürettebat’a hizmet etmiş olduğu anlaşılıyordu.
Chain’in boyu Mudd’dan onun yarısı kadar daha uzundu ve geniş göğsüne belinden omzuna kadar uzanan bir çift paslı zinciri çaprazlamasına geçirmişti. Mudd kılıç ve hançer taşırken Chain ise göğsüne geçirdiği zincirlerden iki kat daha ağır ve kalın olan bir buçuk metrelik demir halkalar taşıyordu. Bunu kırbaç olarak kullanıyor gibiydi.
Bunlar sert, kaba ve acımasız adamlardı ve ağızları laf yapmıyordu. Yaralı ve bozulmuş yüzleri ise özgür birliklere uzun yıllar hizmet ettiklerini gösteriyordu. “Rütbeli askerler,” diye fısıldadı Sör Daemon onları gördüğünde. “Bu tip adamlarla tanışmıştım.”
Arianne kendini tanıtıp gelme maksadını açıkladığında askerler ona yeterince misafirperver davrandılar. “Geceyi burada geçirirsiniz,” dedi Mudd. “Her birinize yatak var. Sabah ne ihtiyacınız varsa alır erzakınızı tamamlarsınız. Size yeni atlar da veririz. Le’dimin üstadı Akbaba Tüneği’ne kuzgun gönderip onlara geleceğinizi haber verebilir.”
“Onlar kim?” diye sordu Arianne. “Lord Connington mı?”
Paralı askerler birbirlerine baktılar. “Yarıüstat dedi,” dedi John Mudd. “Tünek’te onu bulacaksınız.”
“Akbaba ilerliyor,” dedi Chain.
“Nereye ilerliyor?” diye sordu Sör Daemon.
“Bunu söylemek bize düşmez,” dedi Mudd. “Chain, çeneni kapalı tut.”
Chain homurdandı. “O, Dorne’lu. Neden bilmesin ki? Buraya bize katılmaya geldi, değil mi?”
Henüz buna karar vermedim, diye düşündü Arianne. Ancak bu konuyu şimdilik açmaması gerektiğini hissetti.
Akşam olduğunda Baykuş Kulesi’ndeki salonda güzel yemekler servis edildi. Onlara dul Leydi Mertyns ve üstadı da katıldı. Kendi kalesinde tutsak olmasına rağmen yaşlı kadın dinç ve keyifli görünüyordu. “Lord Renly sancaklarını çağırdığında oğullarım ve torunlarım buradan ayrıldılar,” dedi prensese ve eşlikçilerine. “O vakitten beri onları görmedim lâkin zaman zaman bana kuzgun yollarlar. Torunlarımdan biri Karasu’da yaralanmış ama yaraları iyileşmiş artık. Yakın zamanda dönmelerini ve bu hırsızları asmalarını bekliyorum.” Masanın karşısındaki Mudd ve Chain’e elindeki ördek bacağını salladı.
“Bizler hırsız değiliz,” dedi Mudd. “Toplayıcıyız.”
“Avludaki yemeklerin parasını ödediniz mi?”
“Onları topladık,” dedi Mudd. “Halk daha fazlasını yetiştirebilir. Biz senin gerçek kralına hizmet ediyoruz yaşlı kocakarı.” Adam, eğleniyor görünüyordu. “Şövalyelerle daha nazik konuşmasını öğrenmelisin.”
“Siz ikiniz şövalye iseniz ben hâlâ bakireyim,” dedi Leydi Mertyns. “Ve istediğim gibi konuşurum. Hem ne yapacaksın, öldürecek misin? Çok bile yaşadım.”
“Size iyi davrandılar mı, leydim?” diye sordu Prenses Arianne.
“Tecavüze uğramadım, eğer sorduğun buysa,” dedi yaşlı kadın. “Ancak bazı hizmetçi kızlar o kadar talihli değildi. Evli ya da bekâr, adamlar hiçbir ayrım yapmadılar.”
“Kimse tecavüz etmedi,” diye ısrar etti Genç John Mudd. “Connington buna izin vermez. Onun emirlerini uyguluyoruz.”
Chain başını salladı. “Bazı kızlar ikna edilmiş olabilirler.”
“Halk, mahsulünü size vermek için nasıl ikna ediliyorsa aynı şekilde. İri göğüsler ya da bekâret, hepsi sizin için aynı. Almak istiyorsanız, alıyorsunuz.” Leydi Mertyns, Arianne’ye doğru döndü. “Lord Connington’ı görürsen ona annesini tanıdığımı söyle. Annesi bu davranışlarından dolayı ondan utanırdı.”
Belki söylerim, diye düşündü prenses.
O gece babasına ikinci kuzgununu gönderdi.
Arianne odasına giderken yan odadan gelen boğuk gülüşme seslerini duydu. Duraksadı ve bir süre dinledi. Ardından kapıyı açtı ve pencerenin önündeki bir koltuğa kıvrılıp Feathers ile öpüşen Elia Kum’u gördü. Feathers karşılarında prensesi görür görmez ayağa fırladı ve kekelemeye başladı. İkisi de kıyafetlerini çıkarmamışlardı. Arianne bunun üzerine biraz da olsa rahatladı ve Feathers’ı dışarı yollarken adama sert bir bakış atıp “Git,” dedi. Daha sonra Elia’ya döndü. “Senin iki katın yaşında. O bir hizmetçi. Kuşların pisliğini temizleyen bir adam. Elia, aklından ne geçiyordu?”
“Sadece öpüştük. Onunla evlenmeyeceğim.” Elia karşı çıkar bir biçimde kollarını göğsünün altına götürerek bağladı. “Daha önce hiç öpüşmediğimi mi düşünüyorsun?
“Feathers yetişkin bir adam.” Bir hizmetçi ama yine de bir adam. Ve bir anda Arianne’in aklına Daemon Kum’a bekâretini verdiğinde Elia ile aynı yaşta olduğu geldi. “Ben annen değilim. Dorne’a döndüğümüzde öpmek istediğin bütün oğlanları öp. Lâkin şimdi… Burası öpüşmek için uygun bir yer değil, Elia. Uysal, iyi huylu ve söz dinler olacağını söylemiştin. Buna lekesizi de eklemeli miyim? Babanın kemikleri üzerine yemin ettin.”
“Hatırlıyorum,” dedi Elia mahcup bir şekilde. “Uysal, iyi huylu ve söz dinler. Onu bir daha öpmeyeceğim.”
Sisli Orman’dan Akbaba Tüneği’ne giden en kısa yol, yeşilin içinden yani ıslak yağmur ormanının ortasından gitmekti. Ancak bu, en iyi koşullarda bile yavaş bir ilerleyişti. Oraya gitmek Arianne ve eşlikçilerinin beş gününü aldı. Ağaçların tepelerine vuran yağmurun müziği eşliğinde seyahat ettiler ve ağaçların büyük yeşil örtüleri ve dallarının altında sürpriz bir şekilde ıslanmadılar. Kuzeye doğru yolculukları sırasında dört gün boyunca Chain ve on adamı bir sıra yük arabası ile onlara eşlik ettiler. Mudd yanında değilken Chain aslında konuşkan olduğunu gösterdi ve Arianne adamın hayat hikâyesini rahatça dinleyebildi. En çok gurur duyduğu iftiharı büyük büyükbabasının Kara Ejderha ile birlikte Kızılçimen Tarlası Savaşı’nda savaşması ve Acıçelik ile birlikte dar denizin karşısına geçmesiydi. Chain, mürettebatın içinde doğmuştu ve paralı asker babası, kamptaki bir fahişeden çocuk sahibi olmuştu. Chain, Ortak Dil öğretilerek yetişmesine ve kendisini Westeroslu olarak görmesine rağmen ilk defa Yedi Krallığa ayak basıyordu.
Acılı bir hikâye, ve bilindik bir hikaye diye düşündü Arianne. Adamın hayatı hep aynıydı; Savaştığı yerlerin, karşılaştığı ve öldürdüğü düşmanların ve aldığı yaraların uzun bir listesi. Prenses onun konuşmasına izin verdi. Anlattıklarına etkilenmiş gibi davranarak kimi zaman kahkahayla, kimi zaman dokunuşla, bazen ise bir soruyla karşılık verdi. Aslında bilmesine hiç gerek olmayan şeyler öğrendi; Mudd’un zar oyunundaki yeteneği, İki Kılıç ve kızıl kadınlara karşı düşkünlüğü, birinin Harry Strickland’in gözde filini çalıp kaçması, Küçük Kedi ve onun şanslı kedisi. Ve diğer çeşitli başarılar ve Altın Mürettebat’ın adamları… Ancak yolculuklarının dördüncü gününde, hiç beklemediği bir anda Chain ağzından bir şey kaçırdı. “… Fırtına Burnu’nu aldığımız zaman…”
Prenses şöyle bir duraksamasına rağmen herhangi bir yorum yapmadı. Fırtına Burnu. Görünüşe göre akbaba bir hayli cesur. Ya da aptal. Üç yüz yıldır Baratheon Hanesi’nin ve ondan önce de binlerce yıl boyunca Fırtına Krallarının yerleşkesi olan Fırtına Burnu’nun ele geçirilemez olduğu söylenirdi. Arianne diyardaki en güçlü kalenin hangisi olduğuna dair yapılan tartışmalara tanık olmuştu. Bazıları Casterly Kayası, bazıları ise Arrynler’in Kartal Yuvası derdi. Kimisi de buz kesen kuzeydeki Kışyarı olduğunu söylerdi. Lâkin her konuşmada illaki Fırtına Burnu’ndan bahsedilirdi. Efsaneye göre kale, intikam arayan tanrının gazabından korunmak için Mimar Brandon tarafından yapılmıştı. Kalınlığı on iki metreden yirmi dört metreye kadar uzanan duvarları, Yedi Krallıktaki en uzun ve en güçlü duvarlardı. Muazzam penceresiz kulesinin uzunluğu Eski Şehir’deki Hightower Kulesi’nin yarısından da azdı lâkin bu kule Eski Şehir’deki gibi basamaklı değildi. Dümdüz ve dik bir şekilde yukarı uzanıyordu. Ve duvarları üç kat daha kalındı. Hiçbir kuşatma kulesi Fırtına Burnu’nun mazgallı siperlerine ulaşacak kadar uzun değildi ve hiçbir mancınık bu devasa kalınlıktaki duvarlarda gedik açamazdı. Connington bir kuşatma yapmayı mı düşünüyor? diye düşündü. Kaç adamı olabilir? Kale düşmeden uzun zaman önce Lannisterlar bir ordu gönderip kuşatmayı kırardı. [i]Bu yolda da umut yoktu.
[/i]O gece Chain’in söylediğini İnayet Piçi Daemon Kum’a anlattığında o da Arianne gibi şaşırdı. “En son duyduğumda Fırtına Burnu hâlâ daha Stannis’e sadık adamlar tarafından tutuluyordu. Connington, onla savaşmak yerine Stannis gibi bir asi ile ortak amaç uğruna hareket edebilir mi?”
“Stannis ona yardım etmek için çok uzakta,” dedi Arianne. “Lordları ve kale garnizonları uzak diyarlarda savaştayken birkaç küçük kaleyi ele geçirmek fazla önemli değildir. Lâkin Lord Connington ve evcil ejderhası bir şekilde diyardaki en güçlü kalelerden birini alırsa…”
“… diyar onları ciddiye almak zorunda kalır,” diye sözünü tamamladı Sör Daemon. “Ve Lannisterlar’ı sevmeyenler onların sancağının altına akın ederler.”
Arianne o gece babasına küçük bir not daha yazdı ve Feathers’a üçüncü kuzgununu yollamasını söyledi.
Görünüşe göre Genç John Mudd da bazı kuzgunlar gönderiyordu. Dördüncü günde hava kararmaya yakınken ve Chain ile yük arabalarının yanlarından ayrılmasının üzerinden fazla geçmeden Akbaba Tüneği’nden bir dizi paralı asker, Arianne ve ekibini karşılamaya geldi. Bu gruba parmakları boyalı ve kulaklarında ışıldayan değerli taşlar bulunan, hayatında gördüğü en garip yaratık öncülük ediyordu.
Lysono Maar, Ortak Dil’i çok iyi konuşuyordu. “Altın Mürettebat’ın gözü ve kulağı olma şerefine nailim, prenses.”
“Sen şey gibi…” Arianne duraksadı.
“…kadın gibi miyim?” Adam kahkaha attı. “Ama değilim.”
“…Targaryen gibisin,” dedi Arianne. Gözleri solgun eflatundu ve saçları beyazlı altınlı bir renkteydi. Yine de onunla ilgili bir şey teninin karıncalanmasına neden olmuştu. Viserys de mi böyle gözüküyordu? diye düşünürken buldu kendini. [i]Öyleyse ölmesi iyi olmuştur belki de.
[/i]“Gururumu okşadın. Targaryen Hanesi’nin kadınlarının dünyada eşi benzeri olmadığı söylenir.”
“Peki ya Targaryen Hanesi’nin erkekleri?
“Daha da güzeller. Aslında doğrusunu söylemek gerekirse sadece bir tanesini gördüm.” Maar, prensesin elini tuttu ve bileğini hafif bir şekilde öptü. “Sisli Orman, geleceğinizi haber etti, tatlı prenses. Size, Tüneğe kadar eşlik etmekten onur duyarız. Lâkin korkarım ki Lord Connington ve genç prensimizi kaçırdınız.”
“Savaşa mı gittiler? Fırtına Burnu’na?”
“Aynen öyle.”
Lys’li adam Chain’den çok daha farklı biriydi. Bu ağzından bir şey kaçırmayacak, diye farkına vardı birlikte geçirdikleri birkaç saatin ardından. Maar, ağzı yeterince laf yapan biriydi fakat bu kadar güzel konuşurken aslında bir şey anlatmama özelliğine sahipti. Onunla birlikte gelen atlılar ise dilsiz olabilirlerdi. Arianne’in adamları onların yanından gitmelerine rağmen tek kelime konuşmamışlardı.
Arianne onunla açık bir şekilde yüzleşmeye karar verdi. Sisli Orman’dan ayrılmalarının beşinci gününde, öğle vakti, üstünü yosun ve asma yapraklarının kapladığı yıkılmış eski bir kulenin yanında kamp kurarken adamın yanına oturdu ve “Gerçekten filleriniz var mı?” dedi.
“Çok az,” dedi Lysono Maar omuz silkip gülümseyerek.
“Peki ya ejderhanız? Kaç tane var?”
“Bir.”
“Oğlanı kastediyorsun yani.”
“Prens Aegon yetişkin bir erkek, prenses.”
“Uçabiliyor mu? Ateş üfleyebiliyor mu?”
Lys’li güldü ama eflatun gözleri soğuk kaldı.
“Cyvasse oynamasını biliyor musunuz, lordum?” diye sordu Arianne. “Babam bana öğretiyor. İtiraf etmem gerekir ki pek iyi değilim lâkin ejderhanın filden daha güçlü olduğunu biliyorum.”
“Altın Mürettebat bir ejderha tarafından kuruldu.”
“Acıçelik yarı ejderhaydı ve bir piçti. Üstat değilim ama biraz tarih biliyorum. Siz hâlâ paralı askerlersiniz.”
“Sizi memnun edecekse öyleyiz, prenses.” dedi ince bir nezaketle. “Biz kendimize sürgündeki özgür kardeşlik demeyi tercih ediyoruz.”
“Dilediğinizi söyleyin. Özgür kardeşler buradan gittiğinde mürettebatınız diğer birliklerin daha üstünde olacak, sizi temin ederim. Lâkin Altın Mürettebat, ne zaman Westeros’a gelse her defasında yenilgiye uğratıldı. Başlarında Acıçelik varken kaybettiler, Blackfyre Taht Adaylarını başarısızlığa uğrattılar. Birliği, Canavar Maelys yönetirken ise daha da güçten düştünüz.”
Bu onu eğlendirmiş gözüküyordu. “En azından ısrarcı olduğumuzu kabul etmelisiniz. Ve o yenilgilerin bazılarında zaferin kıyısından döndük.”
“Bazılarında ise dönmediniz. Ayrıca zaferin kıyısında mücadele verip ölenler bozguna uğrayıp yenilmeniz sonucunda ölenlerden daha farklı değil. Babam Prens Doran akıllı bir adamdır. Sadece kazanabileceği savaşların mücadelesini verir. Ayrıca savaşın yönü ejderhanızın aleyhine dönerse Altın Mürettebat’ın önceden yaptığı gibi yine dar denizin karşısına kaçacağına şüphe yok. Bir zamanlar Robert’in Çanlar Savaşı’nda Lord Connington’ı yendikten sonra Connington’ın yaptığı gibi. Dorne’un bu şekilde kaçacağı bir yer yok. Neden kılıç ve mızraklarımızı sizin bu belirsiz davanıza adayalım?”
“Prens Aegon sizin kanınızdan, prenses. Prens Rhaegar Targaryen’in ve babanızın kardeşi Elia Martell’in oğlu.”
“Daenerys Targaryen de benim kanımdan. Rhaegar’ın kardeşi ve Kral Aerys’in kızı. Ve onun ejderhaları var. Ya da hikâyeler bize bunu inandırdı.” Ateş ve kan. “O nerede?”
“Dünyanın öbür ucunda, Köle Körfezi’nde,” dedi Lysono Maar. “O sözde ejderhalara gelirsek, onları bizzat görmedim. Cyvasse oynarken, evet, ejderha filden daha güçlü. Lâkin savaş alanında bana sözlerden ve temennilerden oluşan ejderhalar değil; bizzat gördüğüm ve düşmanıma karşı ileri sürebileceğim filler verin.”
Prenses derin ve düşünceli bir sessizliğe büründü. O gece babasına dördüncü kuzgununu yolladı.
Kapalı, ıslak ve serin bir havada yağmur ince bir şekilde yağarken Akbaba Tüneği nihayet deniz sisinin arasında ortaya çıktı. Lysono Maar bir elini kaldırdı, sarp kayalıklarda yankılanan trompet sesleri duyuldu ve kalenin kapısı yavaşça açıldı. Kapı kulesinde asılı duran ve yağmurdan sırılsıklam olmuş sancakta Connington Hanesi’nin beyaz ve kırmızısı gözüküyordu. Ayrıca mürettebatın altın rengi sancağı da göze çarpıyordu. Gemikıran Koyu’ndaki dalgaların her iki taraftan da çarptığı ve akbaba boğazı olarak bilinen bir tepe sırtından ikili sıralar halinde geçtiler.
Kaleye geldiklerinde Altın Mürettebat’a bağlı bir düzine asker bir araya toplanıp Dorne prensesini nezaketle karşıladılar. Lysono Maar adamları tanıtırken her biri teker teker eğilip prensesin elini öptüler. Çoğu isim duyar duymaz aklından uçup gitmişti bile.
Kalenin komutasındaki adam biraz yaşlıcaydı. Çizgili ve sakalsız bir yüzü vardı. Uzun saçlarını ise topuz yapmıştı. Bu savaşçı değil diye düşündü Arianne. Lys’li adam onu Haldon Yarıüstat olarak tanıtınca düşüncesinde ne kadar haklı olduğu ortaya çıktı.
Tanıştırma faslı nihayet durulunca “Sizin için özel odalar hazırlattık,” dedi Haldon. “Tam size uygun olduğuna inanıyorum. Lord Connington’ı aradığınızı biliyorum. O da acilen sizinle görüşmek istiyor. Eğer memnun edecekse, yarın sabah sizi ona götürecek bir gemi kalkacak.”
“Nereye?” diye sordu Arianne.
“Kimse anlatmadı mı?” Haldon Yarıüstat ona hançer kesiği gibi ince ve sert bir gülümseme sergiledi. “Fırtına Burnu artık bizim. Kral Eli sizi orada bekliyor.”
Daemon Kum, prensesin yanına doğru bir adım attı. “Gemikıran Koyu, sakin yaz günlerinde bile tehlikeli olabilir. Fırtına Burnu’na karadan gitmek daha güvenli bir yol olacaktır.”
“Yağmurlar yolları çamura buladı. Yolculuğunuz iki ya da üç gün sürer,” dedi Haldon Yarıüstat. “Prenses oraya gemiyle yarım günde gidecektir. Hatta daha az bile sürebilir. Kral’ın Şehri’nden Fırtına Burnu’na bir ordu geliyor. Savaş başlamadan önce güvenli bir şekilde duvarların içerisinde olmak isteyeceksinizdir.”
İsteyecek miyiz? diye merak etti Arianne. “Savaş mı, kuşatma mı?” Fırtına Burnu’nda kendini kapana kıstırmaya niyeti yoktu.
“Savaş,” dedi Haldon kesin bir şekilde. “Prens Aegon düşmanlarını açık arazide parçalamak istiyor.”
Arianne ve Daemon Kum birbirlerine baktılar. “Bize odalarımızı gösterir misiniz lütfen? Biraz dinlenmek ve kuru kıyafetler giymek istiyorum.”
Haldon, prensesin önünde reverans yaptı. “Derhal.”
Arianne ve eşlikçileri sivri pencerelerin Gemikıran Koyu’na baktığı doğu kulesinde misafir edildiler. İçeri girip kapıları kapatır kapatmaz “En azından kardeşinin Fırtına Burnu’nda olmadığını biliyoruz,” dedi Daemon Kum. “Daenerys Targaryen’in ejderhaları varsa bile kendisi dünyanın öbür ucunda ve bunun Dorne’a bir faydası yok. Fırtına Burnu’nda bizim için bir şey yok, prenses. Prens Doran sizi savaşın ortasına göndermek isteseydi, yanınıza üç değil üç yüz şövalye verirdi.”
O kadar emin olma, sör. Kardeşimi Köle Körfezi’ne yanına beş şövalye ve bir üstat vererek gönderdi. “Connington ile konuşmam lazım.” Arianne pelerinindeki birbirine bağlı güneş ve mızrağı ayırdı ve ıslak giysisini yerdeki su birikintisine doğru bıraktı. “Ve bu ejderha prensi görmek istiyorum. Gerçekten Elia’nın oğluysa…”
“Eğer Connington, Mace Tyrell ile açık savaş mücadelesi verecekse kimin oğlu olduğu fark etmez. Çok geçmeden esir düşecektir, ya da ölecektir.”
“Tyrell korkulacak bir adam değil. Amcam Oberyn -”
“ – öldü prenses ve Altın Mürettebat’ın bütün gücü on bin askerden ibaret.”
“Lord Connington hiç şüphesiz kendi gücünün farkındadır. Savaş riskini alıyorsa kazanacağına inanıyor olmalı.”
“Peki bu zamana kadar kaç kişi kazanacağına inandığı savaşlarda ölmüştür?” diye sordu Sör Daemon. “Tekliflerini geri çevirin, prenses. Bu paralı askerlere güvenmiyorum. Fırtına Burnu’na gitmeyin.”
Buna izin verecekleri düşüncesine onu inandıran ne? Haldon Yarıüstat ve Lysono Maar’ın o istese de istemese de ertesi sabah onu gemiye bindirdiği düşüncesi aklına gelince içini tedirgin bir his kapladı. Onları sınamamak en iyisi. “Sör Daemon, amcamın yaverliğini yaptın,” dedi. “Eğer şu an onunla birlikte olsaydın, ona da bu teklifi reddetmesi için akıl verir miydin?” Adamın cevabını beklemedi. “Cevabı biliyorum. Bana Kızıl Yılan olmadığımı hatırlatacaksan bunun zaten farkındayım. Lâkin Prens Oberyn öldü, Prens Doran ise yaşlı ve hasta bir adam. Ben, Dorne’un varisiyim.”
“İşte bu yüzden kendinizi riske atmamalısınız.” Daemon Kum bir dizinin üstüne eğildi. “Fırtına Burnu’na beni gönderin. Akbabanın planları ters gider ve Mace Tyrell kaleyi geri alırsa, şan ve şöhret kazanma umuduyla kılıcını kendi taht adayına adayan başka bir topraksız şövalye olurum.”
Halbuki ben gidersem, Demir Taht bunu Dorne’un paralı askerlerle işbirliği içinde olduğuna ve istilalarına katkıda bulunduğuna dair bir kanıt olarak görür. “Benim için kendini ortaya atman çok cesurca, sör. Bunun için teşekkür ederim.” Adamın ellerini tuttu ve onu tekrar ayağa kaldırdı. “Babam bu görevi sana değil bana verdi. Sabah olduğunda ejderhaya kendi yuvasında meydan okumak için denize açılacağım.”

Kış Rüzgarları Yayınlanan Ön Okuma; Tyrion

                                                      
                                                                               Tyrion
Uzaklarda bir yerde, ölmekte olan bir adam annesine bağırıyordu. Bir adam, İkinci Oğullar’ın kuzeyindeki kampta “Atlara!” diye bağırdı Ghiscari dilinde. “Atlara! Atlara!” Yüksek ve tiz sesi, sabahın havasıyla çok uzaklara, kendi kampının ötesine taşındı. Tyrion, kelimeleri anlayacak kadar Ghiscari dilini biliyordu; ancak sesteki korku her dilde aynıydı. Onun ne hissettiğini biliyorum. 
Biliyordu Tyrion, kendi atını bulmanın zamanı gelmişti. Ölü çocukların zırhlarını giymenin zamanı gelmişti, kemerine bir kılıç ve hançer iliştirmenin, orası burası yamulmuş kaskı başına takmanın zamanı gelmişti. Şafak sökmüştü, güneşin ilk ışıkları şehirin duvarlarının ve kulelerinin ardından parlıyordu, kör edercesine parlak. Batıda yıldızlar bir bir parlaklığını kaybediyordu. Borular Skahazadhan’nın kıyılarında üfleniyordu, aynı şekilde Meeren’in duvarlarından savaş boruları cevap veriyordu. Nehirin ağzında bir gemi alevler içinde batıyordu. Köle Körfezinde savaş gemileri çarpışırken ejderhalar ve ölü adamlar gökyüzüne gidiyorlardı. Tyrion uzak mesafeden olanları göremedi fakat işitti; gemilerin kafa kafaya çarpışması, Demirdoğumluların büyük savaş boruları, Qarth’ın gürütülü tuhaf ıslıkları, çatırdayan küreklerin sesleri, baltanın kalkana saplanışı, yaralı adamların çığlıkları. Birçok gemi hala körfezin uzaklarındaydı, çıkardıkları sesler soluk ve derinden geliyordu ama biliyordu ki hepsi aynıydı. Katliamın şarkısı.
Durduğu yerden üç yüz metre uzakta Adi Kız Kardeş’i gördü, uzun kolu ceset yığınlarıyla birlikte sallanıyor, şişmiş ve çıplak cesetler uçuyordu. Kuşatma kampları gül ve altındanmışcasına sisin altında parıldarken Meeren’in ünlü basamaklı piramitleri soluk birer enkazı andırıyordu. Bir tanesinin yukarısında bir şey hareket ediyordu. Bir ejderha ama hangisi? Bu kadar mesafeden bir kartal zannedilebilirdi. Çok büyük bir kartal.
İkinci Oğullar’ın küflü çadırlarında saklanarak geçen birkaç günden sonra dışarıdaki hava fazla temiz ve taze kokuyordu. Olduğu yerden denizi görememesine rağmen keskin tuz kokusu denizin yakınlarda olduğunu söyledi. Ciğerlerini havayla doldurdu. Savaşmak için güzel bir gün. Doğudaki davulun sesi kavrulmuş ovada yayıldı. Elinde Rüzgarla Savrulanlar’ın mavi sancağını taşıyan atlı bir birlik Harridan’ın yanından şimşek gibi geçti.
Göğüs uçlarında halkalar olan Yunkai’li adamın bir köle askerin gözlerinin arasına balta saplanmasını aptal bir adam eğlenceli bulabilirdi. Genç bir adam muazzam ve büyüleyici olduğunu düşünebilirdi. Ama Tyrion Lannister daha iyisini bilirdi. Tanrılar beni kılıç kullanmam için yaratmamışlar diye düşündü, peki o zaman beni neden sürekli savaşların içine atıyorlar.
Kimse duymadı. Kimse cevaplamadı. Kimse umursamadı Tyrion’ı.

Tyrion kendini ilk savaşını düşünürken buldu. Shae’in ilk sevişmesinden sonraydı, babasının savaş borularıyla uyandırılmıştı. Gecenin bir yarısı kollarında çırılçıplak titreyen tatlı fahişesi, ürkmüş bir çocuk. Belki de hepsi yalandı, iyi hissetmemi sağlamak için oynadığı bir oyun. Shae ne kadar iyi bir oyuncuymuş diye içinden geçirdi. Zırhını giymesine yardım etmesi için Podrick Payne’e bağırdığında çocuk horul horul uyuyordu. Gördüğüm en hızlı delikanlı değildi ama adam gibi bir yaverdi. Umarım hizmet edecek daha iyi bir adam bulur.
Biraz acayipti ama, Tyrion Yeşil Çatal Savaşı’nı Karasu Savaşı’ndan daha iyi hatırlıyordu. Bu benim ilk savaşımdı. Herkes ilk savaşını hatırlar.Nehirin üstünden geçip giden sisi hatırladı, sazlıklara doğru giden soluk beyaz parmaklar gibiydiler. Ve o gündoğumunun güzelliği, bunu da hatırlıyordu; yıldızlar mor gökyüzünde dağılmışlardı, sabah çiyi ile ıslanmış çimenler cam gibi parlıyordu, kırmızı parlaklık doğudaydı. Shae, Pod’a yardım edip Tyrion’a uyumsuz ve garip zırhını giydirirken Shae’in parmaklarının ufak temaslarını hatırladı. Tanrının belası miğfer. Üstünde çiviler olan bir kova gibiydi. O çiviler hayatını kurtarmıştı, ilk savaşını kazanmasına rağmen Tyrion’un o günkü hali o kadar aptaldı ki Penny ve Groat onun yarısı kadar bile aptal gözükemezdi. Shae Tyrion’un zırhlar içinde dehşetli gözüktüğünü söyledi. Nasıl bu kadar kör,sağır ve aptal olabildim? Erkekliğimle düşünmemem gerekirdi

İkinci Oğullar atlarını eğerliyorlardı, sakin, acele etmeden ve doğru şekilde; bu daha önce yüzlerce kez yaptıkları bir şey değildi, genelde aceleyle yaparlardı. Bazıları elden ele bir şeyler taşıyorlardı, şarap veya su olabilirdi, Tyrion tam olarak seçemedi. Bokkoko edepsizce sevgilisini öpüyordu, koca ellerinden biriyle oğlanın kıçını okşuyor, diğerini de saçlarında gezdiriyordu. Onların arkasında, Sör Garibald beygirinin yelesini tarıyordu. Kem bir taşın üstüne çömmüştü, dik dik yere bakıyordu… Muhtemelen ölmüş abisini düşünüyordu ya da Kral Toprakları’ndaki o arkadaşını. Çekiç ve Çivi adamları kontrol ediyordu, silahlara ve mızraklara bakıyor, zırhları ayarlıyor, ağzı körelen bıçakları bileyliyorlardı. Snatch tütününü çiğniyor, aptal şakalar yapıyor ve uzun kavisli koluyla bacak arasını kaşıyordu. Ondaki bir şeyler Tyrion’a Bronn’u hatırlattı. Karasu’dan Sör Bronn şimdilerde, tabi kız kardeşim onu öldürmediyse. Bu ihtimal Cersei’nin düşündüğü kadar basit olmayabilirdi. İkinci Oğullar’ın kaç tane savaşta dövüştüğünü merak etti Tyrion. Kaç tane çarpışmaya girdiklerini, kaç tane baskın yaptıklarını,kaç tane şehire zorla girdiklerini, kaç tane kardeşlerini gömdüklerini veya çürümeye bıraktıklarını merak etti.
Bu Tyrion’un üçüncü muharebesi olacaktı. Deneyimli ve soylu, damgalı ve mühürlü, ispatlanmış bir savaşçı işte o benim. Birkaç adam öldürdüm ve bir o kadar yaraladım, kendim de yaralandım ama öldürdüklerimi anlatacak kadar yaşadım. Taarruzları yönettim, adamların benim ismimi bağırdıklarını duydum, daha iyilerini ve daha büyüklerini öldürdüm,birkaç zaferin tadını bile aldım… Ve bu kahramanlar için yeterince lezzetli bir şarap sayılmaz mıydı? Başka tatları da sevemez miydim? Yaptığı ve gördüğü tüm şeylere rağmen yeni bir savaşa katılacak olması Tyrion’ı dehşete düşürüyordu Dünyanın yarsını dolaşmıştı kimi zaman bir tahtırevanda, kim zaman bir direkli teknede, bir domuzun üstünde, köle ve ticaret gemilerinde, fahişelerin ve atların sırtında, Her seferinde kendine hayatta kalmasının ya da ölmesinin artık umrunda olmadığını söyledi. Ancak her defasında daha çok önemsediğini gördü.
Yabancı soluk kısrağa binmiş ve elinde kılıçla üstlerine doğru geliyordu ama Tyrion’un onunla yüzleşmek konusunda bir ilgisi yoktu. Şimdi değil. Henüz değil. Bugün değil. Sen nasıl bir dolandırıcısın Küçük Şeytan, yüzlerce muhafızın karına tecavüz etmesine izin verdin, babanı karnından vurdun, sevgilinin boğazını yüzü kararana kadar altın zincirle sıktın, fakat hala yaşamayı hakettiğini düşünüyorsun.
Tyrion, Penny ile ortak kullandıkları çadıra daldığında Penny çoktan zırhını giymişti. Penny yıllardır kendini tahta bir plakaya bağlıyordu; tokalar ve kopçalar hakkında uzman olduktan sonra tahta plaka ve zincir zırh çok farklı şeyler değillerdi. Örgütün çelikleri ezilmiş ve paslanmış, çizilmiş ve lekelenmiş yada solmuş olsa da farketmezdi bir kılıcı durduracak kadar sağlamdı her zaman.
Penny’nin henüz giymediği tek parça miğferiydi. Tyrion içeri girdiğinde bir baktı ve ‘’Zırhını giymemişsin. Neler oluyor?’’ dedi.
‘’Olağan şeyler. Çamur, kan ve kahramanlık, öldürmek ve ölmek. Bir savaş körfezin dışında devam ediyor, bir başkası şehirin duvarlarının altında. Yunkai’lilerin her tarafı düşmanla kaplı. En yakın mücadele şimdilik bir fersah uzağımızda ancak çok geçmeden biz de dahil olacağız… İki taraftan birinde. İkinci Oğullar taraf değiştirmeye daima hazırdı, Tyrion bundan neredeyse emindi. Ama emin olmakla neredeyse emin olmak arasında büyük bir uçurum vardı. ''Adamımı yanlış değerlendirirsem hepimiz kayboluruz. ‘’

''Miğferini tak ve kopçaların bağlı olduğundan emin ol. Bir keresinde boğulmayayım diye benimkileri açık bıraktım ve bana bir buruna mal oldu.’’ Tyrion yara izini kaşıdı.
‘’Zırhını giydirmemiz lazım.’’
‘’Çok istiyorsan buyur. Önce deri yelek. Çivili kaynatılmış deri, onun üstüne örgü zırh ve son olarak boyun zırhı.’’ Çadırın içine bir gözattı. ‘’Şarap var mı?’’
‘’Yok.’’
‘’Akşam yemeğinden kalan yarım sürahiye ne oldu?’’
‘’Çeyrek sürahi vardı ve sen içtin.’’
İçini çekti. ‘’Kız kardeşimi bir bardak şarap karşılığında satardım.’’
‘’ Bana kalırsa kız kardeşini bir bardak at sidiğine satardın.’’ Bu beklenmedik cevap karşısında Tyrion yüksek sesli bir kahkaha attı. ‘’At sidiğine olan düşkünlüğüm çok mu biliniyor, yoksa kız kardeşimle mi tanıştın?’’
‘’Onu bir kez gördüm, çocuk kral için mızrak dövüşü yaptığımız zaman. Groat onun güzel olduğunu düşünüyordu.’’
Groat aptal isimli bodur bir yalakaydı. ‘’Sadece bir aptal ayık kafayla savaşa gider. Plumm’da şarap vardır. Savaşta ölürse, o şarabın boşa gitmesi suç sayılır.’’
‘’Dilini tut biraz. Şu yeleği bağlamam lazım.’’
Tyrion denedi ama susunca Katliamın Sesi artıyormuş gibi geldi ve dili tutulamaz oldu.’’Gorzhak zo Eraz örgütü demir adamları denize püskürtmek için kullanmayı istiyor’’ Penny onu giydirirken bir anda bunu söyledi Tyrion. ‘’Yapmaları gereken şey hadımlar kapıdan 3 metre bile uzaklaşmadan önce atlarla beraber tüm kuvvetini göndermek. Kedileri onların solunda, biz ve Rüzgarla Savrulanlar en sağdan. Göğüs göğüse çarpışma, Lekesizler hiçbir mızrak adamından daha iyi veya daha kötü değiller. Onları tehlikeli yapan şey disiplinleri, eğer bir mızrak duvarı oluşturamazlarsa…’’
‘’Kollarını kaldır’’ dedi Penny. ‘’Buraya, evet böyle daha iyi. Belki de Yunkailileri sen komuta etmelisin.’’
‘’Köle askerler kullanıyorlar neden köle kumandanları olmasın ki? Bu oyunu bozardı gerçi. Bilge Ustalar için tüm bu olanlar sadece bir cyvasse oyunu ve bizler de parçalarıyız.’’ Başını bir yöne eğdi Tyrion. ’’Babam ve bu köle tüccarlarının ortak yönleri var’’
‘’Baban? Ne demek istiyorsun?’’

‘’Az önce ilk savaşım aklıma geldi. Yeşil Çatal. Bir yolun ve nehirin arasında savaştık. Babamın ordusunun mevzilendiğini gördüğümde ne kadar güzel olduğunu düşünmüştüm. Demir dikenleri olan kıpkırmızı bir gül. Ve tabiki babam, hiç o kadar şaşalı gözükmemişti. Altın kumaştan yapılmış peleriniyle beraber kıpkırmızı bir zırh giymişti. Omuzlarında bir çift altın aslan vardı, başka bir tanesi miğferinin üstündeydi. Bindiği at muhteşemdi. Lord hazretleri bütün mücadeleyi o atın üstünden izledi ve herhangi bir düşmana yüz metre bile yakında değildi. Altında yüzlerce insan ölürken hiç hareket etmedi, hiç gülmedi, hiç terlemedi. Beni bir kamp taburesine oturmuş, cyvasse oynarken düşün. Eğer bir atım, biraz kızıl zırhım ve altın kumaştan dikilmiş bir büyük pelerinim olsaydı babamla neredeyse ikiz olabilirdik. Ve babam daha uzundu. Ama benim daha çok saçım var.
Penny Tyrion’u öptü.
Kız o kadar hızlı hareket etti ki Tyrion düşünecek zaman bulamadı.Bir kuş kadar hızlı atıldı ve dudaklarını Tyrion’unkilere bastırdı. Başladığı kadar hızlı bitti. Bu ne içindi? Az daha söylüyordu fakat ne için olduğunu biliyordu.Teşekkürler diyebilirdi Tyrion fakat Penny bunu tekrar öpüşme isteği olarak algılayabilirdi. Çocuk, seni incitmek gibi bir isteğim yok.Deneyebilirdi fakat Penny çocuk değildi ve hisleri kaybolmazdı.
Çok genç görünüyor. Diye düşündü. Bir kız,hepsi bu. Bir kız, cüce olduğunu düşünmezsen güzel sayılabilir. Saçları kahverenginin açık bir tonuydu. Kalın ve kıvırcık. Gözleri büyüktü ve güvenilirdi. Çok güvenilir.

‘’Sesi duydun mu?’’ dedi Tyrion.
Kız bir an için dinledi. ‘’O nedir?’’ diye sordu bir çift uyumsuz baldır zırhını Tyrion’un bodur bacaklarına bağlarken.

‘’Savaş. Bizim tarafımızda yada en fazla birkaç fersah uzaklıkta. Bu katliam Penny. O adamlar bağırsakları dışarıda sallanırken yere düşüyorlar. Kopmuş uzuvlar, kırılmış kemikler ve havuzlar dolusu kan. Sağanak yağmurdan sonra solucanların niçin yüzeye çıktıklarını biliyor musun? Aynı şeyi yere yeterince kan aktığında da yaptıklarını duydum. Yabancı geliyor Penny. Kara Keçi, Soluk Çocuk, Çok Yüzlü, hangisini söylemek istiyorsan onu söyle. Bu ölüm.’’
‘’Beni korkutuyorsun.’’
‘’Öyle mi? Bu iyi. Korkmalısın. Uğraşmamız gereken Demir doğumlular var ve karaya çıkıyorlar, ve tabii ki Sör Barristan ve Lekesizler’i, onlar da şehirden dışarı çıkıyorlar. Aralarında biz varız, çok yanlış yerde savaşıyoruz. Ben de korkuyorum Penny.’’
‘’Bunları söylüyorsun ama hala dalga geçiyorsun.’’
‘’Alay etmek korkuyu uzakta tutmanın yollarından biri. Bir başkası ise şarap.’’
‘’Cesursun. Küçük insanlar cesur olabilirler.’’
Benim Lannister devim. dediğini duydu Benimle dalga geçiyor.Neredeyse yine tokatlıyordu onu. Yüzü kayboldu.
‘’Seni sinirlendirmek istememiştim. dedi Penny ‘’Affet beni. Sadece korkuyorum, hepsi bu.’’ Tyrion’un eline dokundu.
Tyrion sertçe uzaklaştı. ‘’Korkuyorum.’’ bu Shae’in söylediği kelimeydi. Gözleri yumurtalar kadar büyüktü ve her parçasını içime çektim. Onun ne olduğunu biliyordum. Bronn’a benim için bir kadın bulmasını söyledim ve bana Shae’i getirdi. Elleri yumruk şeklini aldı, Shae’in sırıtan silüeti gözünün önünden geçti. Boynunu zincirle sıktı, kelebek kadar bir güçle çırpınırken altın eller vücudunun derinliklerine doğru giriyordu. Elinde bir zinciri olsaydı, bir arbaleti olsaydı, bir hançer, herhangi bir şey olsaydı.
Bu sırada Tyrion bağırışları duydu. Karanlık öfkesinin içinde kaybolmuştu, anılar denizinde boğuluyordu fakat bağırışlar onu dünyaya geri getirdi. Ellerini açtı, bir nefes aldı, Penny’e sırtını döndü.’’ Bir şeyler oluyor’’ Ne olduğuna bakmak için dışarı çıktı. Ejderhalar.

Yeşil canavar körfezin üstünde daireler çiziyordu. Aşağısında gemiler yanıp ve çarpışıp paramparça olurken hala havada uçup manevralar yapıyordu. Paralı askerler aptal aptal beyaz ejderhayı izliyorlardı. Üçyüz metre uzaklıkta Adi Kız Kardeş kolunu savurdu, chunk-THUMP, ve altı tane taze ceset gökyüzünde dans etmeye başladı. Yükseğe ve daha yükseğe uçtular. Sonra iki tanesi alev aldı.
Cesetlerden biri düşmeye başladığı sırada ejderha onu yakaladı, dişlerinin arasından solgun ateşler çıkarken cesedi çiğnemeye başladı. Sabah havasına karşı kanatlarını çırptı ve tekrar yükselişe geçti. İkinci ceset uzanmış pençeye çarptı ve inişe geçti, birkaç Yunkaili binicinin arasına düştü. Bazıları alev aldı. Bir at şahlandı ve sahibini üstünden attı. Diğerleri kaçıştılar, ateşlerden kaçmaya çalışırken ateşi daha da kuvvetlendirdiler. Tyrion Lannister kampta panik havasının yayıldığını hisstetti.
Keskin ve tanıdık bir sidik kokusu havayı kapladı. Tyrion kendisi mi yaptı diye baktı ve altına işeyenin Tybero Istarion
olduğunu görünce rahatladı. ‘’Pantolonunu değiştirsen iyi olacak.’’ Dedi Tyrion. ‘’Ve bunu yaparken pelerinini kıvırmayı unutma.’’ Hazinebaşının rengi attı ama hareket etmedi.
Haberci geldiğinde hala orada dikilmiş, ejderhanın cesetleri yakalamasını izliyordu. Şerefsiz ulak. Tyrion bu adamın şerefsiz olduğunu bir görüşte anlamıştı. Altın bir zırhı vardı ve altın renkli bir ata biniyordu. Yunkai’nin yüce kumandanı asil ve kudretli Gorzhak zo Eraz tarafından yollandığını bağırmıştı. ‘’Lord Gorzhak Kaptan Plumm’a tebriklerini yolladı ve ricası ordusunu körfezin kıyısına indirmesidir. Gemilerimiz saldırı altında.’’
Gemileriniz batıyor, yanıyor, kaçıyor. Diye aklından geçirdi Tyrion. Gemileriniz ele geçiriliyor, adamlarınız kılıçtan geçiriliyor. Tyrion Casterly Kayasından bir Lannisterdı, Demir Adalara yakındı; Demir Doğumlu istilacılar Kaya’nın kıyılarına çok çok yabancı değillerdi. Yüzyıllardır Lannis Limanı’nı en az üç kere yakmışlardı ve onlarca kez basmışlardı. Batılılar Demir Doğumluların ne kadar vahşi olabileceklerini biliyordu; bu köleler yeni yeni öğreniyorlardı.
‘’Kaptan burada değil.’’ Dedi ulağa Tybero Istarion. ‘’Melessa onu çağırttı.’’
Binici güneşi göstererek ‘’Lady Malazza’nın emri gündoğumunda sona erdi. Lord Gorzhak’ın size dediklerini yapın.’’
‘’Gemilere saldırın mı demek istiyorsun? Şu sudakilere mi?’’ Hazinebaşının yüzü asıldı.’’ Ben nasıl olacağını bilmiyorum ama Brown Ben geri gelince Gorzhakının ne istediğini söyleceyeceğim.’’
‘’Sana bir emir verdim. Bunu hemen gerçekleştireceksin.’’
‘’Biz kaptanımızdan emir alırız.’’ Tybero bunu gayet uysal bir ses tonuyla söyledi. ‘’O burada değil. Sana söyledim.’’
Tyrion ulağın sabrının tükendiğini farkedebildi.’’Savaş başladı. Komutanınız sizinle birlikte olmalı.’’
‘’Olmalı fakat değil. Kız onun için gönderildi. O gitti’’
Ulak morardı.’’Emire itaat etmelisiniz.’’
Snatch ağzının sol tarafından iyi çiğnenmiş bir tomar tütün tükürdü.’’Özürünüz için yalvarıyorum.’’ Dedi Yunkaili binici, ‘’fakat biz hepimiz Lordum gibi binicileriz. Mızraklı birliklere saldıracağız. Bazıları ateşli hendeklerin üstünden atlayacaklar. Fakat daha önce hiç suyun üstünde koşabilen bir at görmedim.’’
‘’Gemiler adam çıkartıyorlar.’’ Diye çığırdı Yunkaili küçük lord. ''Skahazadhan’ın ağzının ateşli bir gemiyle kapattılar ve burada durduğunuz her an kıyıya çıkıyor. Adamlarını topla ve onları denize geri püskürt! Bir an önce! Gorzhak bunu emrediyor!’’
‘’Gorzhak hangisi?’’ diye sordu Kem. ‘’Tavşan olan mı?’’
‘’Puding Surat’’ dedi Tybero. ‘’Tavşan uzungemilere zayıf atları yollayacak kadar salak değil.’’
Binici yeterince şey duymuştu.’’Emrini yerine getirmemeniz hakkında Gorzhak zo Eraz’ı bilgilendireceğim.’’ Dedi sertçe. Atını etrafından döndürdü ve paralı askerlerin kahkahaları eşliğinde geldiği yoldan geri döndü.
Kahkahasını ilk kesen Tybero’ydu.’’Yeter.’’ dedi ağırbaşlı bir havayla. ‘’Bırakın artık şuna gülmeyi.Atları eyerleyin. Ben gerçek emirlerle geldiğinde bütün adamları hazır istiyorum.’’Şu yemek ateşini de söndürün. Savaştan canlı çıkarsanız orucunuzu açabilirsiniz.’’ Bakışları Tyrion’a takıldı. ‘’Neye gülüyorsun? O zırhın içinde yarım bir aptal gibi gözüküyorsun, yarım adam.’’
‘’Yarım bir aptal olmak tam aptal olmaktan iyidir. Diye cevapladı cüce. ‘’Kaybeden taraftayız.’’
‘’Yarımadam haklı.’’ Diye cevapladı Jorah Mormont.’’Daenerys döndüğünde bu köle tacirleri için savaşıyor olmak istemeyiz… ki o dönecek. Hata yapmak istemeyiz. Şimdi sertçe saldıralım ve kraliçe bunu asla unutmaz. Rehinelerini bulalım ve serbest bırakalım. Ve hanemin ve evimin onuru üstüne yemin ederim ki bu başından beri Brown Ben’in planladığı şeydi.’’
Köle Körfezinin dışında, Qartheen kadırgalarından biri tamamen yanıp battı. Tyrion doğuda fillerin çıkardıkları sesleri duyabildi. Altı kız kardeşin kolları yükseldi ve indi, cesetler fırladı. Meereen’in duvarları altında iki mızrak duvarı karşı karşıya geldiği sırada kalkanlar çarpıştı. Ejderhalar yukarı yükseldiler, gölgeleri düşman veya dost farketmeksizin üstlerine düştü.
Tybero elini havaya kaldırdı. ‘’Kitapları aldım. Altınımızı korudum. Anlaşmalarımız ayarladım. Ücretlerimizi topladım, yeterince yemek almaya yetecek paramız olduğundan emin oldum. Kim için ve ne zaman dövüşeceğimize karar vermedim. Bu Brown Ben’in söyleyebileceği bir şey. O döndüğünde bunu onunla kararlaştıracağız.’’
Plumm ve refakatçileri Kız General’in kampından dörtnala geri geldiğinde beyaz ejderha Meereen’in üstündeki yuvasına geri gitmişti. Yeşil olan hala dolanıyordu, iri, yeşil kanatlar hala şehrin ve körfezin üstünde süzülüyordu.
Brown Ben Plumm kaynatılmış derinin üstüne zincir zırh ve plaka zırh giymişti. Omuzlarında salınan ipek pelerini gösteriş karşısında tek taviziydi, hareket ettikçe rengi soluk menekşeyle koyu mor arasında değişiyordu. Atından indi ve seyisine verdi, sonra Snatch’e kaptanları çağırmasını söyledi.
’’Söyle acele etsinler’’ diye ekledi Açgözlü Kasporio.
Tyrion kıdemli değildi ama Esmer Ben ile oynadığı cyvasse oyunları onu çadırının tanınan bir şahsiyeti haline getirmişti .Kasporio ve Tybero yanı sıra Uhlan ve Bokkoko da çağırılanlar arasındaydı. Cüce, Jorah Mormont’u da orada gördüğüne şaşırmıştı.
‘’Adi Kız Kardeşler’i korumakla görevlendirildik,’’ diye bilgilendirdi Brown Ben. Diğer adamlar huzursuz bakışlar attılar. Jorah sorana kadar kimse konuşmak istemiyormuş gibi görünüyordu: ‘’Kimin komutasında?’’
‘’Kız’ın. Sör Büyükbaba Harridan için savaşıyor, fakat Kız, Barristan’ın sıradaki hedefinin Adi Kız Kardeşler olmasından korkuyor. Hayalet çoktan çökertildi.Marselen’in azat edilmiş köleleri Uzun Mızrak’ı çürük bir sopaymış gibi kırdılar ve zincirler takıp sürüklediler. Kız, Selmy’nin bütün mancınıkları yıkmak istediğini söyledi.’’
‘Ben de olsam aynısını yapardım.’’ Dedi Sör Jorah. ‘’Ama daha çabuk yapardım.’’ ‘’Kız neden emirler vermeye devam ediyor?’’ dedi Tybero şaşkın şaşkın. ‘’Gündoğumu geldi ve geçti. Güneşi göremiyor mu? Hala yüce bir kumandanmış gibi davranamaya devam ediyor.’’ ‘’Eğer kızın yerinde olsaydın ve Puding Surat’ın kumandanlığı üstlenmek üzere olduğunu bilseydin Sen de emirleri vermeye devam ederdin’’ Dedi Mormont.
‘’İkisi de birbirinden beter.’’ Diye itiraz etti Kasporio.
‘’Doğru.’’ Dedi Tyrion, ‘’fakat Malazza’nın daha güzel memeleri var.’’
‘’Adi Kız Kardeş arbaletçilerle savunulur. Akreplerle, mancınıklarla. Asıl onlara ihtiyaç var. Sabit bir noktayı savunmak için atlı askerler kullanılmaz. Kız bizi oraya atsız göndermek mi istiyor? O halde neden mızrakçıları ve sapancıları kullanmıyor?’’
Kem sarı kafasını çadırın içine soktu.’’ Rahatsız ettiğim için affedin lordlarım, başka bir binici geldi. Yüce kumandandan yeni emirler getirdiğini söylüyor.’’
Brown Ben Tyrion’a şöyle bir baktı sonra omuz silkti: ‘’Söyle gelsin buraya.’’
‘’Buraya mı?’’ diye sordu Kem şaşkınlıkla.
‘’Burada gibi gözüüyorsam burayadır.’’ Dedi Plumm kızgınlıkla.’’ Başka bir yere giderse beni bulamaz.’’
Kem dışarı çıktı. Döndüğünde, yeşil ipek pelerini ve uyumlu pantolon olanı Yunkai soylusu için çadırın girişindeki kumaşı tuttu.Adamın yağlı siyah saçı kafasında ufak güller filizlenmiş gibi gösterilmek için örülmüş, bükülmüş ve verniklenmişti. Zırhına öyle müstehcen bir oyma yapılmıştı ki Tyrion adamla akrabaymış gibi hissetti.
‘’Lekesizler Harpiya’nın Oğulları’nın üstüne gidiyorlar.’’ Dedi ulak. ‘’Kanlısakal ve iki Ghiscari alayı onların karşısında duruyor. Onlar safları tutarken siz de hadımların arkasına dolanıp kıçlarına tekmeyi basacaksınız, hiç zaiyat olmayacak. Saldırı Yunkai’nin yüce kumandanı asil ve kudretli Morghar zo Zherzyn tarafından komuta edilecek.
‘’Morghar?’’ diyip kaşlarını çattı Kasporio.’’ Hayır, bugün Gorzhak yönetiyor.’’
‘Gorkhaz Zo Eraz hain bir Pentos’lu tarafından öldürüldü Kendi kendini isimlendiren, Hırpani Prens denen dönek yaptığı alçaklığı bağırarak ölecek, asil Morghar söz veriyor.’’ Brown Ben sakalını kaşıdı. ‘’Rüzgarla Savrulanlar taraf mı değiştirdi?’’ Hafiften ilgiliymiş gibi bir tonla sordu.
Tyrion kıkırdadı. ‘’Ve şimdi Puding Surat’ın yerine başımıza Sarhoş Fatih geçti. Kafasını içkiden kaldırıp da komuta verebilirse iyidir.’’
Yunkaili adam cüceye baktı. ‘’Dilini tut seni küçük haşe…’’ Bir anda lafını değiştirdi. ‘’Bu küstah cüce kaçak bir köle. Yezzan zo Qoggaz’a ait bu.’’
‘’Yanılıyorsun. O benim silah arkadaşım. Özgür bir adam ve bir İkinci Oğul. Yezzan’ın kölelerine altın tasmalar takılır.’’ Brown Ben en sevimli gülümsemesini gösterdi. ‘’Küçük zilli altın tasmalar. Hiç zil duyuyor musun? Ben duyamıyorum.’’
‘’Tasmalar çıkartılabilir. Bu cücenin bir an önce cezasını çekmesi için teslim edilmesini istiyorum.’’
‘’Oo çok asabisin. Jorah, sen ne diyorsun?’’
Uzunkılıcını göstererek ‘’Bunu.’’ Dedi. Binici döndüğünde Jorah kılıcı adamın boynuna soktu. Sivri ucu Yunkaili’nin ensesinden çıktı, kızıl ve ıslak. Ağzından kanlı baloncuklar çıktı ve çenesinden aşağı aktı. Herif sallana sallana iki adım atabildi sonra da cyvasse masasının üstüne düştü, ahşap ordu etrafa saçıldı. Birkaç kere daha titredi. Bir eli kuvvetsizce ters dönmüş masayı tırmalarken diğer eliyle Mormont’un kılıcını kavradı. Ancak o zaman herifin öldüğü anlaşıldı. Yağlı siyah gül demeti ve kızıl kanlar yerlere saçıldı. Jorah kılıcını ölü adamın boynundan çıkardı. Kılıcının ucundan kan damladı.
Beyaz cyvasse ejderhası Tyrion’un bacaklarının dibine düştü. Taşı yerden aldı, kıyafetinin koluna sildi fakat güzel oymalarının arasında Yunkaili kanının izleri kaldı, soluk renkli ahşap kırmızı damarları varmış gibi gözüküyordu. ‘’Kraliçemiz Daenerys’e selam olsun.’’ Yaşıyor olabilir belki de ölmüş de olabilir. Kanlı ejderhayı havaya attı, sırıttı. ‘’ Daima Kraliçe’nin adamlarıydık.’’ Diye duyurdu Brown Ben Plumm. ‘’ Yunkaililer’e katılmamız sadece numaraydı.’’
‘’Ve çok zekice bir numaraydı.’’ Tyrion ayağıyla ölü adama dokundu. ‘’Bu zırh uyarsa benimdir.’’


Kaynak: https://forum.gameofthronestr.com/t/tyrion-bolumu-ceviri-the-winds-of-winter/6127

Game of Thrones 6. Sezon Son Fragmanı Yayınlandı!


Dünyanın en popüler dizisi olan Game of Thrones'in 6. sezon son fragmanı yayınlandı. Fragman kısa olsada bize yeni sezonun muhteşem geçeceğinin sinyallerini fazlasıyla veriyor. Özellikle Jon Snow ve büyük kuzey savaşı üzerine kurulu fragmanda Kral Toprakları, Essos, Büyük Çim Denizi'nden de sahneler yer alıyor. Sözü daha fazla uzatmadan sizi fragmanla baş başa bırakıyorum. İyi Seyirler...


Game Of Thrones 6. Sezon İlk Teaser Yayınlandı...


Game of Thrones'in merakla beklenen 6. Sezonundan ilk teaser yayınlandı. Yeni teaser bize yeni sezondan bir sahne göstermesede, bizi heyecanlandırmaya yettide arttı bile...Lafı daha fazla uzatmadan sizi teaserla başbaşa bırakıyorum.


Game of Thrones 6. Sezon Senaryosunun Sızdığı İddia Ediliyor...


Öncelikle doğruluğunu kesin olarak bilemesekte, sızdırılan bilgilerin doğruluk payı var. Bu yüzden çok ağır spoiler içerebilir.

Game of Thrones'in yeni sezonu yavaş yavaş yaklaşırken, dizinin senaryosunun bir kısmının sızdığı iddia ediliyor. Geçen sezon sızan ilk 4 bölüm ve son bölümlerin resimlerinden sonra bu sızıntı bence gerçek olabilir. Eğer burada yazanlar doğruysa bizi belkide en muhteşem sezon bekliyor diyebiliriz. Ancak bilgilerin yanlış olma ihtimali de var, bu yüzden erken sevinmemek gerek. Sızan senaryoda bazı yerler tabiri caizse sırıtıyor ve gerçeklik payını düşürüyor. Özellikle Tazı'nın bir anda ortaya çıkması, Cecei'nin Loras tarafından öldürülmesi ve Duvarın yıkılması bana pek mantıklı gelmiyor, bu sezon bu olayların olmayacağını düşünüyorum. Ancak bundan emin olabilmek içinde yeni sezonu izlememizde gerekiyor. 




1-Arya Stark

Arya sezona kör olarak başlıyor.Jagheen onu eğitmeye devam ediyor.Daha sonra Braavosun tiyatro oyununa katılıyor. "Beş kralın savaşı" oynuyor ancak burada Lannisterlar kahraman,Starklar hain gibi tasvir ediliyorlar.Arya görme kabiliyyetini tekrar kazanınca Westerosa dönmeye istiyor amma Jagheen mani olmaya çalışıyor.Bunun üzerine Arya Jagheenin hizmetçisini öldürüp Westerosa dönüyor. 4. sezonda Tazı ile beraber Lannister askerlerini öldürdüğü hana geliyor ve burada Walder Frey'in evleneceğini öğreniyor...




2-Daenerys Targeryan

Dothrak khalasarı tarafından Vaes Dothraka götürülür ve gerçek kimliğini açıklayana kadar esir olarak tutulur. Bir süre sonra Drogon gelir ve bütün khalasar ona teslim olur. Bu sırada Varys ve Tyrion Meeren'de “Harpiya Oğulları” saldırılarını yatıştırmakla meşgul olurlar.Varys 3. bölümde Tyrion'u terk eder ve önemli işlerimi halletmeye gidiyorum der. Daario ve Jorah Daenerys'i ararlar. 3 ya da 4. bölümde Daenerys'i bulurlar ve Khal Jhaqo ile uzun görüşmelerden sonra beraber Meeren'e gitmeye karar verirler. .Jorah'ın hastalığı ilerler ve sağ eli tamamen taşa dönüşür. Daario bunu görür. Daenerys Drogonu diğer ejderhaların olduğu yere götürür zincirler. Daario bunun mantıklı olduğunu söyler, ama Tyrion ejderhaların onlara katkı sağlayabileceğini düşünür. Daha sonra Daario Jorah'ın hastalığı sebebiyle gitmesini gerektiğini yoksa Daenerys'e zarar verebileceğini söyler Jorah sohbete istemeden kulak misafiri olur ve Tyrion ile vedalaşıp ekipten ayrılır. 7.bölümde Daenerys bütün köle sahiplerini ve halk tarafından seçilmiş rehberleri toplar ve Harpiya oğullarına son darbeyi vurmaya hazırlanır. Daario bu çatışmada tüm Lekesizler'in yer almasını ister.Çatışmadan önce Daario ihanet ederek bütün İkinci Oğulları ve Haripyaları, Lekesizlerin üzerine saldırtır. Lekesizler büyük kayıp verir ve Gri Solucan ölür. Lekesizler halledildikten sonra Daario kendini Harpiyaların yeni hükümdarı ilan eder. Daha sonra  Daenerys ve Missandei'yi esir alarak kendini Meeren kralı ilan eder.Tyrion kaçmayı başarır ve şehrin duvarlarının yakınlarındaki Dothrak khalasarına gelerek Jorah'a olanları anlatır .Jorah Tyrion'a şehre gitmesini ve ejderhaları serbest bırakmasını emreder, kendisi ise Khalasar ile beraber şehre saldırır.. Tyrion ejderhaları serbest bırakır ve 3 ejderha bütün İkinci Oğullar/Harpiya Oğulları ordusunu yakarak mahveder. Teke tek dövüşte Jorah ,Daario'yu öldürür. Dövüşten sonra Daenerys Jorah'a sarılır. Jorah hastalığı hakkında uyarıda bulunsada Daenerys bunun önemsiz olduğunu ve onunla kalmasını istediğini söyler. Sonra sezon finalinde Daenerys bütün ordusunu gemilere bindirip 7 Krallığa doğru hareket etmesini emreder.



3-Dorne

Dorne ile ilgili yalnızca 3 sahne olacak.Trystane babasının yanına gelip Oberyn'in metresi ve piç çocuklarını öldürmesini istiyor. Doran bunu yapacağını ancak şimdi durumun karışık olduğunu söyler. Bu sırada Elleria ve çocukları hapishanededirler.6. bölümde Elleria hapishaneden çıkıyor.Doran ona Trystane'ı,Daenerysı desteklemek için gönderdiğini söyler.Piçler ise Oldtown'a gizli bir görev için gönderilir.


4-Kralın Şehri 

Asıl büyük ve muhteşem sahneler burada olacak. Cercei tüm siyasi gücünü kaybetti ve tüm gününü Qyburn'ün  laboratuvarında geçiriyor. Artık kral Limanı'nda hakimiyeti Cercei'nin amcası Kevan ele geçirir ve onun mahkemesine kadar şehirde barış ve huzur sağlamaya çalışır. Mace Tyrell geri dönüyor ve Ollena Tyrell ona acil orduyu toplamasını emrediyor. Jaime Myrcella'nin cesedi ile geri döner. Döner dönmez amcası Kevan onu Nehir topraklarına gönderir. Öncelikle Jaime buna razı olmuyor ve Cercei'yi görmek istediğini belirtir, ama Cercei kimseyle görüşmek istemediğini söyler. Tommen Tyrell askerlerinin yardımıyla Margaery'i tahliye edebiliyor, ama Loras halen hapiste yatmaktadır. Jaime 7. bölümde Cercei ile görüşebiliyor, ama Cercei onu görmek bile istemiyor. Bundan sonra Jaime gönüllü olarak Bronn ile Nehir Topraklarına gider. Sonunda mahkeme yerine ulaştığında Olenna Tyrell kendi savaşçısını, Serçeparmak'ın gönderdiği "hediye" yi yani Gendry (Robert Baratheonun piç oğlu) yi seçer. Böylece Cercei'nin çocuklarının ensest olduğu anlaşılır. Bundan sonra Yüce Serçe Lorası serbest bırakır ve Tyreller tümüyle Kral'ın Şehrinden  çıkıp giderler. Sonra Serçeler şehre saldırıp Cercei ve Tommeni yakalamaya çalışıyorlar. Lannister askerleri sayıca az oldukları için onların önünü kesemiyorlar. Tommen savaşa son vermek için kendini ileri atıyor ama Serçeler onu öldürüyor. Tüm bunları gören Cercei Dağ'a bütün Serçeleri öldürmesini emrediyor. Bu arada ise Cercei'nin amcası Kevan şehirde değil, çünkü o kendi yeğeni Jaime'yi geri çağırmaya Pycelle'i arıyor. Lancel'da savaşta ölür. Gregor Clegane Yüce Serçeyi yakalar. Yüce Serçe tanrılardan onu korumasını ister. Gregor, Yüce Serçe'yi boğazından tutup kaldırıyor ve "Şimdi seni inandığın Tanrıların yanına göndereceğim!" deyip taş döşemeye çarpıyor. Kralın Şehri yanmaya başlar. Cercei oğlu Tommenin cesedine sarılıp Demir Tahtın karşısına gelir ve ağlamaya başlar. Bu arada Loras onu arkadan bıçaklayıp öldürür. Son sahnede Kevan ölü Pycelle'in cesedi etrafında yürüdüğünde birden Varys arbaletle belirir ve "Kraliçe artık geliyor" diyerek Kevanı okla öldürür. Son bölüm Kralın Şehrine kar yağmaya başlar.


5-Nehir Toprakları

Son bölümlerde bahsedilmiştir. Walder Frey kendisine yeni eş bulmak için her tarafa adamlarını gönderiyor. Walderin oğlu Kara Walder Sancaksız Kardeşlik tarafından yakalanıyor. Ayrıca Edmure Tully halen İkizlerin hapishanesinde yatıyor. Kara Walder, Sancaksız Kardeşliğin yeni üyesini kapşonlu kişiyi görür, bu kişi konuşmaz ve tuttuğu esirleri öldürür. Jaime ve Bronn Nehir Topraklarına gelince Kara Balığı bulmak istiyorlar ve onun ayaklanma teşebbüslerini engellemeye çalışıyorlar. Ayrıca Walder Frey  kendine yeni nişanlısı buluyor. 8. bölümde Kara Walder infaz için Myr'li Thoros'un  yanına getirilir. Kara Walder Lord Beric Dondarrion'la konuşmak istediğini söylediğinde Thoros onun öldüğünü ve kendi canını bir kadına verdiğini bildirir. Sonra onlar Walder Frey'in düğününe doğru yola çıkınca kapşonlu kişi kendi başını açıyor ve Sandor "Tazı" olduğunu ona bildiriyor. Son sahnede Walder Freyin oğlu Sancaksız Kardeşlik tarafından kafası kesilerek idam ediliyor. Walder Frey onları asacağını söylesede, Thoros buraya tüm "borçlar" ı karşılamak için bir kişinin geldiğini söylüyor. Odaya Lady Taşkalp girer ve Kara Walderin başını yere atar. Bundan sonrası belirsizdir.


6-Samwell Tarly 

2. bölümde Gilly ile Eskişehre ulaşır. O daha sonra Aliüstat ile görüşür ve Valyrian çeliği hakkında olabildiğince çok bilgi alması hakkında mektup alır (kimden bilinmiyor). Sonra o, Yüksek Tepeye (ailesinin oturduğu yer) gelir ve ailesiyle uzun ayrılıktan sonra buluşuyor. Geri döndüklerinde de Eskişehrin Euron tarafından yağmalandığını görür.


7-Brienne, Podric, Sansa ve Rickon

Sansa ile karşılaşırlar ve onu Boltonlar'dan koruyacaklarına söz verirler. Ancak kaçarken Bolton askerleri ile karşılaşırlar ve Podric ağır yaralanır. Sansa ve Brienne 4. bölümde Rickon ve Osha ile karşılaşırlar. Küçük jon Umber hepsini koruması altına alıp onlara destek olur.3. Bölümde Ramsay Sansa'nın Kara Kale'ye Jon un yanına kaçtığını düşünür ve kara kaleye bir mektup gönderir. (Pembe mektup olabilir.) Sonraki sahnede Melisandre Olly'i kurban ederek Jonu diriltir.Dirilen Jon Alliser Throne'u öldürüp mektubu alır daha sonra duvardan ayrılmaya karar verir Melisandre ona Duvarda kalmasını tavsiye etsede Jon onu dinlemez ve Tormund'a gidip yabanıl ordusunu toplar.Jon Duvardan ayrılmadan önce Edd'i nöbet kumanadını yapar. Sezonun ortalarında Jon sancaktarları toplar,Küçükjon Sansa'yı Kuzey Kraliçe'si ilan eder.Davos ve Melisandre de Jon'a katılır fakat Davos Melisandre'ye birgün Stannis ve Shieeren'e yaptıklarının hesabını soracağını söyler.Jon Sansa ile karşılaşır ve Boltonlar'a savaş açar.Melisandre kışın kapıda olduğunu ve birlik olmaları gerektiğini söyler.8.Bölümde Yara Greyjoy gelip Theon'u ister Jon kabul eder Theon demir adalara döner. (Bence En saçma olay bu Jon nasıl ailesine ihanet eden adamı salıyor askerler bunu nasıl kabul ediyor ? ) 9. Bölümde büyük bir savaş olur.Ramsay Tormund'u öldürüp Jon'un karşısına çıkar Jon Ramsay'i bir güzel pataklar ve onu feci halde yaralar fakat Ramsay son anda savaş meydanından kaçar. Serçeparmak Arryn Kuvvetleri ile kuzeye girer. Roose Bolton esir düşer ve Sansa'nın emriyle Brienne tarafından idam edilir.Son bölümde Jon, Melisandre, Serçeparmak, Davos ve Sansa Kışyarında sonraki adımlarını kararlaştırmaya çalışırlar. Jon ve Melisandre tüm kuvvetlerin Duvara toplanmasını öneriyorlar. Serçeparmak ise Arryn kuvvetleri ile birleşip Nehir Topraklarını tutmayı ve Edmure'yi serbest bırakmayı öneriyor. Daha sonrası bilinmiyor.


8-Bran 

Çok fazla bilgi yok, sadece 3 flashback sahnesi olacak. 1. flashback: genç Ned, Robert ve Hodor avluda tahta kılıçla oynuyorlar. İlk önce Robert herkesten güçlü olduğunu söyler ama Ned onu mağlup eder. Daha sonra Robert Lyanna ile evleneceğini söylüyor, Hodor onun Rhaegar ile sevgili olduğunu söylüyor. Buna kızan Robert tahta kılıcı ile Hodorun başına vurur. Yere düşen Hodor konuşma yeteneğini kaybeder ve sadece Hodor sözünü söyleyebilir. 2. flashback: Harrenhal kalesinde Rhaegar ve Lyanna gizli gizli öpüşürler. Lyanna başkalarının onları görmesinden korkar, özellikle de Robert'ın onları göreceğinden korkuyor. Rhager ise Lyanna'nın istediği kişiyi öldürmeye hazır olduğunu söyler. 3. flashback: Neşe Kulesi ile ilgilidir. Öyleki çoğunuzun da bildiği gibi bu olaydan sonra Ned, Lyanna ve Rhaegar'ın evladını bu kaleden çıkarır. Sağ kalmış Howland Reed bunun kim olduğunu sorunca o "benim oğlum, bunu herkes böyle bilmelidir" diyor. Sonda ise Howland Reed onun adını sorduğunda Ned "Jon" diyor.


9-Euron Greyjoy 

3. bölümde Balon Greyjoy ölüyor.Aeron Greyjoy,Euronu "Tuz ve Kaya Kralı" ilan ediyor.Euron kral olduktan sonra Oldtowna saldırıyor,Aeron,Yaraya Kuzeye gitmesini ve Theonu geri getirmesini söyler.Euron,şehiri darmadağın ediyor,kitabı ve boruyu(Joramun'Un Borusu) alarak Pyke'a dönüyor.Geri dönünce Theonu tahta görüyor,Yara,Theonun tek varis olduğunu söylese de Euron aldırmıyor tahta oturuyor,kitabı açıp boruyu çalıyor..


10. Kış Rüzgarları

Son bölümde Serçeparmak, Jon, Melisandre, Davos Kışyarı yakınlarında plan yaparken, Euron'un borusunun sesini işitirler. Euron Boruyu çaldıktan sonra tuhaf bir ses duyuluyor. Melisandre bu sesin ne olduğunu anlıyor ve Davosa dönerek vakit geldi diyor. Edd bu sesi Duvarda duyuyor ve Duvarın çatladığını görür. Daha sonra Duvar yıkılır ve Gece Kralı Akgezen lejyonları ile Westerosa doğru harekete geçer. Jon ve Serçeparmakda bu sesi duyarlar. Serçeparmak bunun ne sesi olduğunu sorunca Jon “Kış” der. Bu ses diyarın birçok yerinden duyulur Melisandre . Jon, Davos Serçeparmak kışyarı yakınlarınadan Arya nehir topraklarından Edd duvardan bu sesi duyar.


Ve Kral Topraklarına kar yağar...