Asoiaf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kış Rüzgarları Yayınlanan Ön Okuma; Arianne II



                                                                                     Arianne II
Gazap Burnu’nun güney kıyısı boyunca kadim zamanlardan kalan parçalanmış, taştan gözetleme kuleleri yükseliyordu. Bu kuleler, eskiden denizin karşısından yağma yapmaya gelen Dorne’lu akıncılara ikaz maiyeti taşıması için yapılmıştı. Kulelerin etrafında ise köyler kurulmuştu ve o köylerden pek azı gelişip kasaba olabilmişti.
Gökdoğan, Genç Ejderha’nın cesedinin Dorne’dan evine götürülürken üç gün boyunca kaldığı yere, Ağlayan Kasaba’nın limanına yanaştı. Kasabanın kalın ahşap duvarlarında hâlâ daha, en azından burada, Demir Taht’ın sözünün geçtiğini gösteren Kral Tommen’in geyik ve aslanlı sancağı dalgalanıyordu. Karaya çıkarken Arianne yanındaki eşlikçilerini “Dilinize hâkim olun,” diye uyardı. “Kral’ın Şehri buradan geçtiğimizi asla bilmemeli.” Lord Connington’ın isyanı hüsrana uğrarsa ve Dorne’un onu Connington ve yanındaki taht adayı ile görüşme yapmaya göndermesi açığa çıkarsa bu onlar için kötü sonuçlar doğururdu. Bu, babasının kızına kılı kırk yararak öğrettiği derslerden bir diğeriydi; Tarafını özenle, sadece onların kazanma şansını gördüğünde seç.
Geçen yılki fiyatlardan beş kat daha pahalı olmasına rağmen at almakta sorun yaşamadılar. “Biraz yaşlılar lâkin sıhhatleri yerinde,” dedi seyis. “Fırtına Burnu’nun bu yakasında daha iyilerini bulamazsınız. Akbaba’nın adamları karşılarına çıkan bütün atlara ve katırlara el koydular. Öküzleri de aldılar. Atlar için onlardan ödeme yapmalarını isterseniz bazıları kâğıtlara damga vurarak yapar. Bir kısmı ise karnınızı yarıp içinizden çıkardığı avuç dolu bağırsakla öder. Böylelerine denk gelirseniz sesinizi çıkarmayın ve atları onlara teslim edin.”
Kasaba, üç han barındıracak kadar büyüktü ve hepsinin ortak salonu dedikodularla doluydu. Arianne, bir şeyler duyup öğrenmeleri için her birine adamlarını gönderdi. Kırık Kalkan’da Daemon Kum, Holf’un Adamları’ndaki büyük septin yakıldığını ve denizden gelen yağmacılar tarafından yağmalandığını öğrendi. Ayrıca Bakire Adası’nda bulunan yüz genç rahip çırağı köle olarak alınmıştı. Dalgıçkuşu’na giden Joss Hood ise Ağlayan Kasaba’dan aralarında genç Sör Addam ve yaşlı Lord Whitehead’in oğlu ve varisinin de bulunduğu elli kadar adamın Jon Connington’a katılmak için kuzeye doğru yola çıktığını ve Akbaba Tüneği’ne gittiklerini öğrendi. İsminin hakkını veren Ayyaş Dorne’lu Feathers; insanların mırıldanmalarında akbabanın, Kızıl Ronnet’in erkek kardeşini idam ettiğini, kız kardeşine ise tecavüz ettiğini duymuştu. Erkek kardeşinin ölümünün ve kız kardeşine sürülen lekenin intikamını almak için Ronnet’in bizzat kendisinin hızlı bir şekilde güneye ilerlediği söyleniyordu.
Arianne, gördüğü ve duyduğu her şeyi babasına bildirmek için o gece Dorne’a ilk kuzgununu yolladı. Ertesi sabah, yeni doğan güneşin ilk huzmeleri Ağlayan Kasaba’nın sivri tepeli çatılarına ve kıvrık sokaklarına vururken Sisli Orman’a doğru yola çıktılar. Kuşluk vaktinde yemyeşil arazilerin ve küçük köylerin arasından kuzeye doğru ilerlerken hafif bir yağmur başladı. Şimdiye kadar hiçbir mücadele izine rastlamamışlardı, fakat tekerlek izleriyle dolu yolda seyahat eden diğer insanların başka bir yöne gittikleri görünüyordu. Köylerden geçerken kadınlar onlara temkinli gözlerle bakıyor ve çocuklarını yakınında tutuyorlardı. Daha da kuzeyde, düz araziler yerini engebeli tepelere ve ormanın sık koruluklarına bıraktı. Yollar patikalara dönüştü ve köylerin sayısı bir hayli azaldı.
Alacakaranlık vurduğunda yağmur ormanının kenarına, derelerin ve ırmakların karanlık ormanlar boyunca uzandığı ve zeminin çamur ile çürüyen yapraklardan oluştuğu ıslak yeşil diyara geldiler. Nehir yatakları boyunca Arianne’in daha önce hiç görmediği kadar büyük, devasa söğütler yetişmişti. Bu söğütlerin gövdeleri yaşlı bir adamın yüzü gibi çarpık ve eğri büğrüydü ve sakalı andıran gümüşi yosunlarla bezeliydi. Ağaçlar, ormanın her bir yanında çok sık ve dip dibeydiler ve güneşin içeri girmesini engelliyorlardı; Katran ağaçları, kırmızı ardıçlar, ak meşeler, kule kadar yüksek çeşitli çam ağaçları; devasa iğneyapraklılar, büyük yapraklı akçaağaçlar, kızılağaçlar ve tek tük de olsa vahşi büvet ağacı. Bunların birbirine geçmiş dallarının altında ise bol miktarda eğrelti otu ve çiçek yetişmişti; aşk merdivenleri, çançiçekleri, akşam yıldızları, zehirli öpücükler, kızılyaprak, ciğerotu, boynuzotu. Ağaçların kök ve gövdelerinin arasından yağmuru soluk benekli elleriyle yakalayan mantarlar türemişti. Diğer ağaçlar ise yosun tutmuştu; yeşil, gri çok az da olsa parlak erguvan. Her bir taş ve kaya, likenlerle kaplanmıştı. Ayrıca çürümüş kütüklerden şapkalı mantarlar çıkmıştı. Her yer göz alabildiğine yeşildi.
Arianne bir keresinde babasını ve Üstat Caleotte’yi bir rahiple Dorne Denizi’nin kuzey ve güney tarafının neden bu kadar farklı olduğu konusunda tartışırken duymuştu. Rahip, deniz tanrısının ve rüzgâr kraliçesinin kızlarını çalıp onların ebedi düşmanlığını kazanan ilk Fırtına Kralı Durran Godsgrief yüzünden olduğunu düşünüyordu. Prens Doran ve üstat daha çok su ve rüzgâr konusuna yönelmiş ve Yaz Denizi’nde oluşan büyük fırtınaların nasıl bütün rutubeti topladığını ve kuzeye doğru harekete geçip Gazap Burnu’na vurduğunu konuşmuşlardı. Babası, garip bir nedenden dolayı fırtınaların Dorne’a uğramadığını söylemişti. “Ben nedenini biliyorum,” diye cevap vermişti rahip. “Hiçbir Dorne’lu iki tanrının birden kızını çalmadı.”
Burada ilerleyişleri Dorne’dakinden çok daha yavaştı. Düzgün yollar yerine engebeli ve sağa sola kıvrılan yarıklardan, yosun kaplı kayaların arasından ve aşağısı böğürtlen çalılarıyla dolu derin vadilerden geçtiler. Patikalar bazen bataklığa gömülüyor ya da eğreltiotlarının arasında yok olarak kayboluyordu. Böyle durumlarda Arianne ve eşlikçileri, yollarını sessiz ağaçların arasında kendi başlarına buluyorlardı. Yağmur ise hâlâ hafif ve sabit bir şekilde yağıyordu. Dört bir yanlarında ağaç yapraklarından süzülen su damlalarının sesi vardı. Her bir milde ise küçük bir şelalenin müziği onları çağırıyordu.
Orman mağaralarla da doluydu. Islanmamak için ilk gecelerinde mağaralardan birine sığındılar. Ay ışığının uçuşan kumları gümüş rengine çevirdiği Dorne’da karanlık çöktükten sonra sıkça seyahat etmişti ancak yağmur ormanı bataklıklarla, derin vadilerle ve obruklarla doluydu. Ayın görülmesi imkânsızken ağaçların altı zift kadar karanlıktı.
Feathers, ateş yaktı ve Sör Garibald’ın yolda bulduğu mantar ve soğanlarla birlikte bir çift yaban tavşanı pişirdi. Yemeklerini yedikten sonra Elia Kum bulduğu bir sopayı üzerine kuru yosun atarak bir meşaleye çevirdi ve mağaranın derinliklerini keşfe çıktı. “Fazla uzağa gitme,” dedi kıza Arianne. “Buradaki bazı mağaralar çok derin. Kaybolmak zor olmaz.”
Prenses, Daemon Kum ile oynadığı bir cyvasse oyununu kaybetti, Joss Hood’u ise yendi. Diğer ikisi oyunun kurallarını Jayne Ladybright’a öğretmeye başlarken yanlarından ayrıldı. Bu tür oyunlardan yorulmuştu artık.
Yağan yağmuru izlemek için mağaranın girişinde bacak bacak üstüne atarak otururken Nym ve Tyene şimdiye dek Kral’ın Şehri’ne ulaşmış olmalılar diye düşündü. Henüz varmadılarsa da çok yakında ulaşırlar. Tecrübeli üç yüz mızrak da onlarla birlikte Boneway yolu üzerinden Yaz Kalesi’ni geçip Kral Yolu’na doğru gitmişti. Lannisterlar, kral ormanındaki tuzaklarını uygulamaya geçirseydi Leydi Nym bunun felaketle sonuçlanacağını görürdü. Katiller de peşine düştükleri avı bulamazlardı. Prenses Myrcella’dan gözü yaşlı bir şekilde ayrıldıktan sonra Prens Trystane Güneş Mızrağı’nda kalmıştı ve artık güven içindeydi. Bu kardeşlerimden biri diye düşündü Arianne. Peki ya Quentyn? Akbaba’nın yanında değilse nerede? Ejderha kraliçesi ile evlenmiş miydi? Kral Quentyn. Hâlâ daha kulağa aptalca geliyordu. Daenerys Targaryen, Arianne’den altı yedi yaş gençti. O kadar genç biri, kardeşi gibi sıkıcı ve renksiz birini ister miydi? Genç kızlar görevine bağlı ciddi erkekler yerine hınzır gülümsemelere sahip gösterişli şövalyelerin hayalini kurardı. Yine de Dorne’u isteyecek. Demir Taht’a oturmak istiyorsa, Güneş Mızrağı’nın desteğini almalı. Bunun karşılığı Quentyn ise ejderha kraliçesi bunu ödemeli. Peki ya Daenerys şu anda Connington ile birlikte Akbaba Tüneği’ndeyse ve bu diğer Targaryen olayı zekice kurgulanmış bir oyunsa? Kardeşi şu an pekâlâ Daenerys’in yanında olabilirdi. Kral Quentyn. [i]Ona diz çökmem gerekecek mi?
[/i]Bunları düşünmenin bir faydası yoktu. Quentyn ya kral olacak ya da başarısızlığa uğrayacak. Umarım Daenerys ona, benim kardeşime davrandığımdan daha nazik bir şekilde davranır.
Artık uyuma vakti gelmişti. Sabah olunca gidecekleri uzun mesafeler vardı. Arianne anca yerine kurulurken Elia Kum’un henüz dönmediğini fark etti. Başına bir şey geldiyse kardeşleri beni yedi farklı yolla öldürür. Jayne Ladybright, kızın mağaradan dışarı çıkmadığına dair yemin etti. Bu da Elia’nın hâlâ daha mağaranın içinde bir yerlerde karanlığın içinde dolaştığını gösteriyordu. Meşalelerle birlikte onu aramaya çıkmaktan başka bir yol yoktu.
Mağaranın düşündüklerinden çok daha derin olduğunu gördüler. Arianne ve yanındakilerin kamp kurup atlarını bağladığı mağaranın girişinin ilerisi, sağa ve sola kıvrılan deliklerle ve sürekli aşağı inerek kıvrılan geçitlerle doluydu. Daha da ilerde duvarlar tekrar açıldı ve kendilerini kalelerin büyük salonlarından daha büyük, kireçtaşı kaplı muazzam bir iç mağarada buldular. Bağırışları bir yarasa sürüsünü rahatsız etti ve gürültülü bir şekilde tepelerinde uçtular. Ancak Arianne ve arkadaşlarının bağırışlarına sadece yankılanan sesleri cevap verdi. Salonun çevresinde ağır bir tur attıktan sonra ileriye giden üç geçit daha olduğunu gördüler. Bir tanesi o kadar küçüktü ki yalnızca dizlerinin üstünde ellerinden yardım alarak ilerleyebilirdiler. “Biz ilkini deneyeceğiz,” dedi prenses. “Daemon, benimle gel. Garibald, Joss siz diğerini deneyin.”
Arianne’in seçtiği geçit otuz metre kadar ilerledikten sonra dikleşmeye ve nemlenmeye başladı. Bastığı yeri görmek iyice zorlaştı. Hatta ayağı kaydı ve yere düşmemek için kendini zor tuttu. Birçok kez geri dönmeyi düşündü fakat önünde Daemon’ın meşalesini görüp Elia diye seslendiğini duyunca yoluna devam etti. Ve birdenbire kendini başka bir iç mağarada buldu. Bu mağara en son gördüklerinden beş kat daha büyüktü ve dört bir yanı taş sütunlarla çevriliydi. Daemon yanına doğru gelip meşalesini kaldırdı. “Taşların üstündeki şekillere bak,” dedi. “Bu sütunlar ve şuradaki duvar. Gördün mü?”
“Yüzler,” dedi Arianne. [i]Bizi izleyen çok sayıda hüzünlü göz.
[/i]“Burası ormanın çocuklarına aitmiş.”
“Binlerce yıl önce.” Arianne başını çevirdi. “Duydun mu? Joss muydu bu?”
Öyleydi. Diğerleri Elia’yı bulmuştu. Arianne ve Daemon bunu öğrendikten sonra ıslak eğimli yoldan geri dönüp en son ayrıldıkları salona gittiler. Joss ve Geribald’ın gittikleri geçit; durgun, siyah bir havuza açılıyordu. Kızı burada beline kadar suya girmiş bir şekilde çıplak elleriyle kör beyaz balık yakalamaya çalışırken bulmuşlardı. Toprağa sapladığı meşalesinin üstünden ise dumanlar çıkıyor ve hâlâ yanıyordu.
“Ölebilirdin,” dedi Arianne anlatılanları öğrenince. Elia’yı kolundan yakaladı ve salladı. “O meşale sönseydi karanlıkta bir başına kalırdın, adeta kör gibi. Tüm bunları yaparken aklından ne geçiyordu?
“İki balık yakaladım,” dedi Elia Kum.
“Ölebilirdin,” dedi Arianne tekrardan. Sesi mağaranın duvarlarında yankılandı. [i]“…ölebilirdin …ölebilirdin …ölebilirdin…”
[/i]Yüzeye geri döndükten ve siniri geçtikten sonra, prenses kızı bir kenara çekti ve yanına oturdu. “Elia, bunlara artık bir son vermelisin,” dedi kıza. “Artık Dorne’da değiliz. Sen de kız kardeşlerinin yanında değilsin ve bu bir oyun değil. Güvenli bir şekilde Güneş Mızrağı’na dönene kadar hizmetçi kadın rolü yapman için bana söz vermeni istiyorum. Uysal, iyi huylu ve söz dinler olmanı istiyorum. Bir daha Leydi Mızrak ve mızrak dövüşleri hakkında konuştuğunu duymayacağım. Babandan ve kardeşlerinden bahsetmeyeceksin. Görüşmeye gittiğimiz adamlar paralı askerler. Bugün kendine Jon Connington diyen bir adama hizmet ediyorlar lâkin yarın sabah kolayca Lannisterlar’ın hizmetine girebilirler. Paralı askerlerin kalbine giden yol altından geçer ve Casterly Kayası’nda bundan bolca var. Yanlış kişiler senin kim olduğunu öğrenirse fidye için kaçırılabilirsin -”
“Hayır,” diye araya girdi Elia. “Fidye için kaçıracakları tek kişi sensin. Sen, Dorne’un varisisin. Ben ise sadece piç bir kızım. Baban senin için sandık dolusu altın verir. Benim babam ise öldü.”
“Evet öldü ama unutulmadı,” dedi Arianne. Hayatının yarısını babasının Prens Oberyn olmasını isteyerek geçirmişti. “Sen bir Kum Yılanısın. Prens Doran sana ve kardeşlerine zarar gelmemesi için her türlü bedeli öder.” Bu söz, en azından kızı gülümsetmeye yetti. “Bana yemin eder misin? Yoksa seni geri göndermek zorunda mı kalayım?”
“Yemin ederim.” Elia’nın sesinden pek memnun olmadı.
“Babanın kemikleri üzerine.”
“Babamın kemikleri üzerine.”
Bu yemin onu yerinde tutar diye düşündü Arianne. Kuzenini öpüp uyumaya yolladı. Belki de bu küçük maceranın yaşanması iyi olmuştu. “Ne kadar vahşi olduğunu asla anlayamazdım,” diye yakındı Arianne, Daemon Kum’a. “Babam onu niye peşime taktı ki?”
“İntikam?” dedi şövalye sırıtarak.
Üçüncü günün sonlarına doğru Sisli Orman’a vardılar. Sör Daemon, kaleyi kimin tuttuğunu öğrenmesi ve keşif yapması için Joss Hood’u önden gönderdi. “Duvarlarda yürüyen yirmi adam gördüm, biraz daha fazla da olabilir,” dedi döndükten sonra. “At arabaları ve yük arabaları dolu girip boş çıkıyorlar. Her kapıda muhafızlar bekliyor.”
“Sancaklar?” diye sordu Arianne.
“Altın rengi. Giriş kapısında ve kalede.”
“Armaları ne?”
“Bir şey göremedim. Hiç rüzgâr olmadığı için sancaklar direklere gevşek bir şekilde asılıydı.”
Bu, rahatsız edici bir durumdu. Altın Mürettebat’ın sancağında altın rengi kumaşın üzerinde herhangi bir arma ya da desen bulunmazdı. Ancak Fırtına Burnu’nun taç takmış geyik armasını taşıyan Baratheon Hanesi’nin sancağı da altındı. Rüzgârda dalgalanmadan gevşek bir şekilde asılı duran sancaklar ikisine de ait olabilirdi. “Başka sancak var mıydı? Gümüş-gri?”
“Tek gördüğüm altındı, prenses.”
Arianne kafasını salladı. Sisli Orman, armasında gri zemin üzerinde boynuzlu baykuş bulunan Mertyns Hanesi’nin kalesiydi. Onların sancakları yoksa anlatılanlar büyük ihtimalle doğruydu. Kale, Jon Connington ve paralı askerlerinin eline düşmüştü. “Risk almalıyız,” dedi Arianne yanındakilere. Kabul etmeliydi ki babasının ihtiyatı Dorne’da işe yarıyordu lâkin artık amcasının cesaretini sergileme vakti gelmişti. “Kaleye gidiyoruz.”
“Sancağınızı açalım mı?” diye sordu Joss Hood.
“Henüz değil,” dedi Arianne. Pek çok yerde prenses rolü oynamak işine yaramıştı fakat şimdi öyle bir zaman değildi.
Kale kapısının yarım mil kadar uzağındayken çivili deri yelek giyen ve çelik yarım miğfer takan üç adam ağaçların arkasından çıkıp önlerini kesti. İkisi arbalet taşıyordu. Diğeri ise pis bir sırıtışla donanmıştı. “Nereye gidiyonuz güzellikler?” diye sordu.
“Düşen Sis’e, amirinizi görmeye,” diye yanıt verdi Daemon Kum.
“Güzel cevap,” dedi sırıtan adam. “Bizimle gelin.”
Düşen Sis’in yeni amirleri Genç John Mudd ve Chain’di. Kendilerinin şövalye olduklarını söylüyorlardı. Ancak Arianne daha önce böyle davranan şövalyeler görmemişti. Mudd tepeden tırnağa teniyle aynı renkte kahverengi giyinmişti fakat kulaklarından bir çift altın sikke sarkıyordu. Mudd Hanesi’nin binlerce yıl önce Üç Dişli Mızrak civarında krallıklarının olduğunu biliyordu lâkin bu adamda kraliyet namına bir iz yoktu. Üstelik çok genç de değildi ama Yaşlı John Mudd olarak bilinen babasının da Altın Mürettebat’a hizmet etmiş olduğu anlaşılıyordu.
Chain’in boyu Mudd’dan onun yarısı kadar daha uzundu ve geniş göğsüne belinden omzuna kadar uzanan bir çift paslı zinciri çaprazlamasına geçirmişti. Mudd kılıç ve hançer taşırken Chain ise göğsüne geçirdiği zincirlerden iki kat daha ağır ve kalın olan bir buçuk metrelik demir halkalar taşıyordu. Bunu kırbaç olarak kullanıyor gibiydi.
Bunlar sert, kaba ve acımasız adamlardı ve ağızları laf yapmıyordu. Yaralı ve bozulmuş yüzleri ise özgür birliklere uzun yıllar hizmet ettiklerini gösteriyordu. “Rütbeli askerler,” diye fısıldadı Sör Daemon onları gördüğünde. “Bu tip adamlarla tanışmıştım.”
Arianne kendini tanıtıp gelme maksadını açıkladığında askerler ona yeterince misafirperver davrandılar. “Geceyi burada geçirirsiniz,” dedi Mudd. “Her birinize yatak var. Sabah ne ihtiyacınız varsa alır erzakınızı tamamlarsınız. Size yeni atlar da veririz. Le’dimin üstadı Akbaba Tüneği’ne kuzgun gönderip onlara geleceğinizi haber verebilir.”
“Onlar kim?” diye sordu Arianne. “Lord Connington mı?”
Paralı askerler birbirlerine baktılar. “Yarıüstat dedi,” dedi John Mudd. “Tünek’te onu bulacaksınız.”
“Akbaba ilerliyor,” dedi Chain.
“Nereye ilerliyor?” diye sordu Sör Daemon.
“Bunu söylemek bize düşmez,” dedi Mudd. “Chain, çeneni kapalı tut.”
Chain homurdandı. “O, Dorne’lu. Neden bilmesin ki? Buraya bize katılmaya geldi, değil mi?”
Henüz buna karar vermedim, diye düşündü Arianne. Ancak bu konuyu şimdilik açmaması gerektiğini hissetti.
Akşam olduğunda Baykuş Kulesi’ndeki salonda güzel yemekler servis edildi. Onlara dul Leydi Mertyns ve üstadı da katıldı. Kendi kalesinde tutsak olmasına rağmen yaşlı kadın dinç ve keyifli görünüyordu. “Lord Renly sancaklarını çağırdığında oğullarım ve torunlarım buradan ayrıldılar,” dedi prensese ve eşlikçilerine. “O vakitten beri onları görmedim lâkin zaman zaman bana kuzgun yollarlar. Torunlarımdan biri Karasu’da yaralanmış ama yaraları iyileşmiş artık. Yakın zamanda dönmelerini ve bu hırsızları asmalarını bekliyorum.” Masanın karşısındaki Mudd ve Chain’e elindeki ördek bacağını salladı.
“Bizler hırsız değiliz,” dedi Mudd. “Toplayıcıyız.”
“Avludaki yemeklerin parasını ödediniz mi?”
“Onları topladık,” dedi Mudd. “Halk daha fazlasını yetiştirebilir. Biz senin gerçek kralına hizmet ediyoruz yaşlı kocakarı.” Adam, eğleniyor görünüyordu. “Şövalyelerle daha nazik konuşmasını öğrenmelisin.”
“Siz ikiniz şövalye iseniz ben hâlâ bakireyim,” dedi Leydi Mertyns. “Ve istediğim gibi konuşurum. Hem ne yapacaksın, öldürecek misin? Çok bile yaşadım.”
“Size iyi davrandılar mı, leydim?” diye sordu Prenses Arianne.
“Tecavüze uğramadım, eğer sorduğun buysa,” dedi yaşlı kadın. “Ancak bazı hizmetçi kızlar o kadar talihli değildi. Evli ya da bekâr, adamlar hiçbir ayrım yapmadılar.”
“Kimse tecavüz etmedi,” diye ısrar etti Genç John Mudd. “Connington buna izin vermez. Onun emirlerini uyguluyoruz.”
Chain başını salladı. “Bazı kızlar ikna edilmiş olabilirler.”
“Halk, mahsulünü size vermek için nasıl ikna ediliyorsa aynı şekilde. İri göğüsler ya da bekâret, hepsi sizin için aynı. Almak istiyorsanız, alıyorsunuz.” Leydi Mertyns, Arianne’ye doğru döndü. “Lord Connington’ı görürsen ona annesini tanıdığımı söyle. Annesi bu davranışlarından dolayı ondan utanırdı.”
Belki söylerim, diye düşündü prenses.
O gece babasına ikinci kuzgununu gönderdi.
Arianne odasına giderken yan odadan gelen boğuk gülüşme seslerini duydu. Duraksadı ve bir süre dinledi. Ardından kapıyı açtı ve pencerenin önündeki bir koltuğa kıvrılıp Feathers ile öpüşen Elia Kum’u gördü. Feathers karşılarında prensesi görür görmez ayağa fırladı ve kekelemeye başladı. İkisi de kıyafetlerini çıkarmamışlardı. Arianne bunun üzerine biraz da olsa rahatladı ve Feathers’ı dışarı yollarken adama sert bir bakış atıp “Git,” dedi. Daha sonra Elia’ya döndü. “Senin iki katın yaşında. O bir hizmetçi. Kuşların pisliğini temizleyen bir adam. Elia, aklından ne geçiyordu?”
“Sadece öpüştük. Onunla evlenmeyeceğim.” Elia karşı çıkar bir biçimde kollarını göğsünün altına götürerek bağladı. “Daha önce hiç öpüşmediğimi mi düşünüyorsun?
“Feathers yetişkin bir adam.” Bir hizmetçi ama yine de bir adam. Ve bir anda Arianne’in aklına Daemon Kum’a bekâretini verdiğinde Elia ile aynı yaşta olduğu geldi. “Ben annen değilim. Dorne’a döndüğümüzde öpmek istediğin bütün oğlanları öp. Lâkin şimdi… Burası öpüşmek için uygun bir yer değil, Elia. Uysal, iyi huylu ve söz dinler olacağını söylemiştin. Buna lekesizi de eklemeli miyim? Babanın kemikleri üzerine yemin ettin.”
“Hatırlıyorum,” dedi Elia mahcup bir şekilde. “Uysal, iyi huylu ve söz dinler. Onu bir daha öpmeyeceğim.”
Sisli Orman’dan Akbaba Tüneği’ne giden en kısa yol, yeşilin içinden yani ıslak yağmur ormanının ortasından gitmekti. Ancak bu, en iyi koşullarda bile yavaş bir ilerleyişti. Oraya gitmek Arianne ve eşlikçilerinin beş gününü aldı. Ağaçların tepelerine vuran yağmurun müziği eşliğinde seyahat ettiler ve ağaçların büyük yeşil örtüleri ve dallarının altında sürpriz bir şekilde ıslanmadılar. Kuzeye doğru yolculukları sırasında dört gün boyunca Chain ve on adamı bir sıra yük arabası ile onlara eşlik ettiler. Mudd yanında değilken Chain aslında konuşkan olduğunu gösterdi ve Arianne adamın hayat hikâyesini rahatça dinleyebildi. En çok gurur duyduğu iftiharı büyük büyükbabasının Kara Ejderha ile birlikte Kızılçimen Tarlası Savaşı’nda savaşması ve Acıçelik ile birlikte dar denizin karşısına geçmesiydi. Chain, mürettebatın içinde doğmuştu ve paralı asker babası, kamptaki bir fahişeden çocuk sahibi olmuştu. Chain, Ortak Dil öğretilerek yetişmesine ve kendisini Westeroslu olarak görmesine rağmen ilk defa Yedi Krallığa ayak basıyordu.
Acılı bir hikâye, ve bilindik bir hikaye diye düşündü Arianne. Adamın hayatı hep aynıydı; Savaştığı yerlerin, karşılaştığı ve öldürdüğü düşmanların ve aldığı yaraların uzun bir listesi. Prenses onun konuşmasına izin verdi. Anlattıklarına etkilenmiş gibi davranarak kimi zaman kahkahayla, kimi zaman dokunuşla, bazen ise bir soruyla karşılık verdi. Aslında bilmesine hiç gerek olmayan şeyler öğrendi; Mudd’un zar oyunundaki yeteneği, İki Kılıç ve kızıl kadınlara karşı düşkünlüğü, birinin Harry Strickland’in gözde filini çalıp kaçması, Küçük Kedi ve onun şanslı kedisi. Ve diğer çeşitli başarılar ve Altın Mürettebat’ın adamları… Ancak yolculuklarının dördüncü gününde, hiç beklemediği bir anda Chain ağzından bir şey kaçırdı. “… Fırtına Burnu’nu aldığımız zaman…”
Prenses şöyle bir duraksamasına rağmen herhangi bir yorum yapmadı. Fırtına Burnu. Görünüşe göre akbaba bir hayli cesur. Ya da aptal. Üç yüz yıldır Baratheon Hanesi’nin ve ondan önce de binlerce yıl boyunca Fırtına Krallarının yerleşkesi olan Fırtına Burnu’nun ele geçirilemez olduğu söylenirdi. Arianne diyardaki en güçlü kalenin hangisi olduğuna dair yapılan tartışmalara tanık olmuştu. Bazıları Casterly Kayası, bazıları ise Arrynler’in Kartal Yuvası derdi. Kimisi de buz kesen kuzeydeki Kışyarı olduğunu söylerdi. Lâkin her konuşmada illaki Fırtına Burnu’ndan bahsedilirdi. Efsaneye göre kale, intikam arayan tanrının gazabından korunmak için Mimar Brandon tarafından yapılmıştı. Kalınlığı on iki metreden yirmi dört metreye kadar uzanan duvarları, Yedi Krallıktaki en uzun ve en güçlü duvarlardı. Muazzam penceresiz kulesinin uzunluğu Eski Şehir’deki Hightower Kulesi’nin yarısından da azdı lâkin bu kule Eski Şehir’deki gibi basamaklı değildi. Dümdüz ve dik bir şekilde yukarı uzanıyordu. Ve duvarları üç kat daha kalındı. Hiçbir kuşatma kulesi Fırtına Burnu’nun mazgallı siperlerine ulaşacak kadar uzun değildi ve hiçbir mancınık bu devasa kalınlıktaki duvarlarda gedik açamazdı. Connington bir kuşatma yapmayı mı düşünüyor? diye düşündü. Kaç adamı olabilir? Kale düşmeden uzun zaman önce Lannisterlar bir ordu gönderip kuşatmayı kırardı. [i]Bu yolda da umut yoktu.
[/i]O gece Chain’in söylediğini İnayet Piçi Daemon Kum’a anlattığında o da Arianne gibi şaşırdı. “En son duyduğumda Fırtına Burnu hâlâ daha Stannis’e sadık adamlar tarafından tutuluyordu. Connington, onla savaşmak yerine Stannis gibi bir asi ile ortak amaç uğruna hareket edebilir mi?”
“Stannis ona yardım etmek için çok uzakta,” dedi Arianne. “Lordları ve kale garnizonları uzak diyarlarda savaştayken birkaç küçük kaleyi ele geçirmek fazla önemli değildir. Lâkin Lord Connington ve evcil ejderhası bir şekilde diyardaki en güçlü kalelerden birini alırsa…”
“… diyar onları ciddiye almak zorunda kalır,” diye sözünü tamamladı Sör Daemon. “Ve Lannisterlar’ı sevmeyenler onların sancağının altına akın ederler.”
Arianne o gece babasına küçük bir not daha yazdı ve Feathers’a üçüncü kuzgununu yollamasını söyledi.
Görünüşe göre Genç John Mudd da bazı kuzgunlar gönderiyordu. Dördüncü günde hava kararmaya yakınken ve Chain ile yük arabalarının yanlarından ayrılmasının üzerinden fazla geçmeden Akbaba Tüneği’nden bir dizi paralı asker, Arianne ve ekibini karşılamaya geldi. Bu gruba parmakları boyalı ve kulaklarında ışıldayan değerli taşlar bulunan, hayatında gördüğü en garip yaratık öncülük ediyordu.
Lysono Maar, Ortak Dil’i çok iyi konuşuyordu. “Altın Mürettebat’ın gözü ve kulağı olma şerefine nailim, prenses.”
“Sen şey gibi…” Arianne duraksadı.
“…kadın gibi miyim?” Adam kahkaha attı. “Ama değilim.”
“…Targaryen gibisin,” dedi Arianne. Gözleri solgun eflatundu ve saçları beyazlı altınlı bir renkteydi. Yine de onunla ilgili bir şey teninin karıncalanmasına neden olmuştu. Viserys de mi böyle gözüküyordu? diye düşünürken buldu kendini. [i]Öyleyse ölmesi iyi olmuştur belki de.
[/i]“Gururumu okşadın. Targaryen Hanesi’nin kadınlarının dünyada eşi benzeri olmadığı söylenir.”
“Peki ya Targaryen Hanesi’nin erkekleri?
“Daha da güzeller. Aslında doğrusunu söylemek gerekirse sadece bir tanesini gördüm.” Maar, prensesin elini tuttu ve bileğini hafif bir şekilde öptü. “Sisli Orman, geleceğinizi haber etti, tatlı prenses. Size, Tüneğe kadar eşlik etmekten onur duyarız. Lâkin korkarım ki Lord Connington ve genç prensimizi kaçırdınız.”
“Savaşa mı gittiler? Fırtına Burnu’na?”
“Aynen öyle.”
Lys’li adam Chain’den çok daha farklı biriydi. Bu ağzından bir şey kaçırmayacak, diye farkına vardı birlikte geçirdikleri birkaç saatin ardından. Maar, ağzı yeterince laf yapan biriydi fakat bu kadar güzel konuşurken aslında bir şey anlatmama özelliğine sahipti. Onunla birlikte gelen atlılar ise dilsiz olabilirlerdi. Arianne’in adamları onların yanından gitmelerine rağmen tek kelime konuşmamışlardı.
Arianne onunla açık bir şekilde yüzleşmeye karar verdi. Sisli Orman’dan ayrılmalarının beşinci gününde, öğle vakti, üstünü yosun ve asma yapraklarının kapladığı yıkılmış eski bir kulenin yanında kamp kurarken adamın yanına oturdu ve “Gerçekten filleriniz var mı?” dedi.
“Çok az,” dedi Lysono Maar omuz silkip gülümseyerek.
“Peki ya ejderhanız? Kaç tane var?”
“Bir.”
“Oğlanı kastediyorsun yani.”
“Prens Aegon yetişkin bir erkek, prenses.”
“Uçabiliyor mu? Ateş üfleyebiliyor mu?”
Lys’li güldü ama eflatun gözleri soğuk kaldı.
“Cyvasse oynamasını biliyor musunuz, lordum?” diye sordu Arianne. “Babam bana öğretiyor. İtiraf etmem gerekir ki pek iyi değilim lâkin ejderhanın filden daha güçlü olduğunu biliyorum.”
“Altın Mürettebat bir ejderha tarafından kuruldu.”
“Acıçelik yarı ejderhaydı ve bir piçti. Üstat değilim ama biraz tarih biliyorum. Siz hâlâ paralı askerlersiniz.”
“Sizi memnun edecekse öyleyiz, prenses.” dedi ince bir nezaketle. “Biz kendimize sürgündeki özgür kardeşlik demeyi tercih ediyoruz.”
“Dilediğinizi söyleyin. Özgür kardeşler buradan gittiğinde mürettebatınız diğer birliklerin daha üstünde olacak, sizi temin ederim. Lâkin Altın Mürettebat, ne zaman Westeros’a gelse her defasında yenilgiye uğratıldı. Başlarında Acıçelik varken kaybettiler, Blackfyre Taht Adaylarını başarısızlığa uğrattılar. Birliği, Canavar Maelys yönetirken ise daha da güçten düştünüz.”
Bu onu eğlendirmiş gözüküyordu. “En azından ısrarcı olduğumuzu kabul etmelisiniz. Ve o yenilgilerin bazılarında zaferin kıyısından döndük.”
“Bazılarında ise dönmediniz. Ayrıca zaferin kıyısında mücadele verip ölenler bozguna uğrayıp yenilmeniz sonucunda ölenlerden daha farklı değil. Babam Prens Doran akıllı bir adamdır. Sadece kazanabileceği savaşların mücadelesini verir. Ayrıca savaşın yönü ejderhanızın aleyhine dönerse Altın Mürettebat’ın önceden yaptığı gibi yine dar denizin karşısına kaçacağına şüphe yok. Bir zamanlar Robert’in Çanlar Savaşı’nda Lord Connington’ı yendikten sonra Connington’ın yaptığı gibi. Dorne’un bu şekilde kaçacağı bir yer yok. Neden kılıç ve mızraklarımızı sizin bu belirsiz davanıza adayalım?”
“Prens Aegon sizin kanınızdan, prenses. Prens Rhaegar Targaryen’in ve babanızın kardeşi Elia Martell’in oğlu.”
“Daenerys Targaryen de benim kanımdan. Rhaegar’ın kardeşi ve Kral Aerys’in kızı. Ve onun ejderhaları var. Ya da hikâyeler bize bunu inandırdı.” Ateş ve kan. “O nerede?”
“Dünyanın öbür ucunda, Köle Körfezi’nde,” dedi Lysono Maar. “O sözde ejderhalara gelirsek, onları bizzat görmedim. Cyvasse oynarken, evet, ejderha filden daha güçlü. Lâkin savaş alanında bana sözlerden ve temennilerden oluşan ejderhalar değil; bizzat gördüğüm ve düşmanıma karşı ileri sürebileceğim filler verin.”
Prenses derin ve düşünceli bir sessizliğe büründü. O gece babasına dördüncü kuzgununu yolladı.
Kapalı, ıslak ve serin bir havada yağmur ince bir şekilde yağarken Akbaba Tüneği nihayet deniz sisinin arasında ortaya çıktı. Lysono Maar bir elini kaldırdı, sarp kayalıklarda yankılanan trompet sesleri duyuldu ve kalenin kapısı yavaşça açıldı. Kapı kulesinde asılı duran ve yağmurdan sırılsıklam olmuş sancakta Connington Hanesi’nin beyaz ve kırmızısı gözüküyordu. Ayrıca mürettebatın altın rengi sancağı da göze çarpıyordu. Gemikıran Koyu’ndaki dalgaların her iki taraftan da çarptığı ve akbaba boğazı olarak bilinen bir tepe sırtından ikili sıralar halinde geçtiler.
Kaleye geldiklerinde Altın Mürettebat’a bağlı bir düzine asker bir araya toplanıp Dorne prensesini nezaketle karşıladılar. Lysono Maar adamları tanıtırken her biri teker teker eğilip prensesin elini öptüler. Çoğu isim duyar duymaz aklından uçup gitmişti bile.
Kalenin komutasındaki adam biraz yaşlıcaydı. Çizgili ve sakalsız bir yüzü vardı. Uzun saçlarını ise topuz yapmıştı. Bu savaşçı değil diye düşündü Arianne. Lys’li adam onu Haldon Yarıüstat olarak tanıtınca düşüncesinde ne kadar haklı olduğu ortaya çıktı.
Tanıştırma faslı nihayet durulunca “Sizin için özel odalar hazırlattık,” dedi Haldon. “Tam size uygun olduğuna inanıyorum. Lord Connington’ı aradığınızı biliyorum. O da acilen sizinle görüşmek istiyor. Eğer memnun edecekse, yarın sabah sizi ona götürecek bir gemi kalkacak.”
“Nereye?” diye sordu Arianne.
“Kimse anlatmadı mı?” Haldon Yarıüstat ona hançer kesiği gibi ince ve sert bir gülümseme sergiledi. “Fırtına Burnu artık bizim. Kral Eli sizi orada bekliyor.”
Daemon Kum, prensesin yanına doğru bir adım attı. “Gemikıran Koyu, sakin yaz günlerinde bile tehlikeli olabilir. Fırtına Burnu’na karadan gitmek daha güvenli bir yol olacaktır.”
“Yağmurlar yolları çamura buladı. Yolculuğunuz iki ya da üç gün sürer,” dedi Haldon Yarıüstat. “Prenses oraya gemiyle yarım günde gidecektir. Hatta daha az bile sürebilir. Kral’ın Şehri’nden Fırtına Burnu’na bir ordu geliyor. Savaş başlamadan önce güvenli bir şekilde duvarların içerisinde olmak isteyeceksinizdir.”
İsteyecek miyiz? diye merak etti Arianne. “Savaş mı, kuşatma mı?” Fırtına Burnu’nda kendini kapana kıstırmaya niyeti yoktu.
“Savaş,” dedi Haldon kesin bir şekilde. “Prens Aegon düşmanlarını açık arazide parçalamak istiyor.”
Arianne ve Daemon Kum birbirlerine baktılar. “Bize odalarımızı gösterir misiniz lütfen? Biraz dinlenmek ve kuru kıyafetler giymek istiyorum.”
Haldon, prensesin önünde reverans yaptı. “Derhal.”
Arianne ve eşlikçileri sivri pencerelerin Gemikıran Koyu’na baktığı doğu kulesinde misafir edildiler. İçeri girip kapıları kapatır kapatmaz “En azından kardeşinin Fırtına Burnu’nda olmadığını biliyoruz,” dedi Daemon Kum. “Daenerys Targaryen’in ejderhaları varsa bile kendisi dünyanın öbür ucunda ve bunun Dorne’a bir faydası yok. Fırtına Burnu’nda bizim için bir şey yok, prenses. Prens Doran sizi savaşın ortasına göndermek isteseydi, yanınıza üç değil üç yüz şövalye verirdi.”
O kadar emin olma, sör. Kardeşimi Köle Körfezi’ne yanına beş şövalye ve bir üstat vererek gönderdi. “Connington ile konuşmam lazım.” Arianne pelerinindeki birbirine bağlı güneş ve mızrağı ayırdı ve ıslak giysisini yerdeki su birikintisine doğru bıraktı. “Ve bu ejderha prensi görmek istiyorum. Gerçekten Elia’nın oğluysa…”
“Eğer Connington, Mace Tyrell ile açık savaş mücadelesi verecekse kimin oğlu olduğu fark etmez. Çok geçmeden esir düşecektir, ya da ölecektir.”
“Tyrell korkulacak bir adam değil. Amcam Oberyn -”
“ – öldü prenses ve Altın Mürettebat’ın bütün gücü on bin askerden ibaret.”
“Lord Connington hiç şüphesiz kendi gücünün farkındadır. Savaş riskini alıyorsa kazanacağına inanıyor olmalı.”
“Peki bu zamana kadar kaç kişi kazanacağına inandığı savaşlarda ölmüştür?” diye sordu Sör Daemon. “Tekliflerini geri çevirin, prenses. Bu paralı askerlere güvenmiyorum. Fırtına Burnu’na gitmeyin.”
Buna izin verecekleri düşüncesine onu inandıran ne? Haldon Yarıüstat ve Lysono Maar’ın o istese de istemese de ertesi sabah onu gemiye bindirdiği düşüncesi aklına gelince içini tedirgin bir his kapladı. Onları sınamamak en iyisi. “Sör Daemon, amcamın yaverliğini yaptın,” dedi. “Eğer şu an onunla birlikte olsaydın, ona da bu teklifi reddetmesi için akıl verir miydin?” Adamın cevabını beklemedi. “Cevabı biliyorum. Bana Kızıl Yılan olmadığımı hatırlatacaksan bunun zaten farkındayım. Lâkin Prens Oberyn öldü, Prens Doran ise yaşlı ve hasta bir adam. Ben, Dorne’un varisiyim.”
“İşte bu yüzden kendinizi riske atmamalısınız.” Daemon Kum bir dizinin üstüne eğildi. “Fırtına Burnu’na beni gönderin. Akbabanın planları ters gider ve Mace Tyrell kaleyi geri alırsa, şan ve şöhret kazanma umuduyla kılıcını kendi taht adayına adayan başka bir topraksız şövalye olurum.”
Halbuki ben gidersem, Demir Taht bunu Dorne’un paralı askerlerle işbirliği içinde olduğuna ve istilalarına katkıda bulunduğuna dair bir kanıt olarak görür. “Benim için kendini ortaya atman çok cesurca, sör. Bunun için teşekkür ederim.” Adamın ellerini tuttu ve onu tekrar ayağa kaldırdı. “Babam bu görevi sana değil bana verdi. Sabah olduğunda ejderhaya kendi yuvasında meydan okumak için denize açılacağım.”

Game Of Thrones 6. Sezon İlk Teaser Yayınlandı...


Game of Thrones'in merakla beklenen 6. Sezonundan ilk teaser yayınlandı. Yeni teaser bize yeni sezondan bir sahne göstermesede, bizi heyecanlandırmaya yettide arttı bile...Lafı daha fazla uzatmadan sizi teaserla başbaşa bırakıyorum.


Game of Thrones 6. Sezon Kadrosuna Yeni Bir İsim Katıldı.


Ian McShane'den sonra Game of Thrones'in kadrosuna yeni bir isim daha katıldı. Entertainment Weekly'nin haberine göre, The ExorcistAzınlık RaporuZindan Adası gibi filmlerde rol alan ve son olarak Star Wars: Güç Uyanıyor filminin kadrosunda yer alan usta oyuncu Max von Sydow da dizinin 6. sezonunda yer alacak.
Max von Sydow'un hangi rolde oynayacağı da belli oldu. Üç Gözlü Karga rolüyle karşımıza çıkacak olan Max von Sydow, Bran Stark'a yeteneklerini geliştirmede yardım edecek. Üç Gözlü Karga insan formundaki halini  4. sezon finalinde görmüştük ama o zamanlar bu rolü Struan Rodger canlandırmıştı.
Usta oyuncunun sezon boyunca çok fazla karşımıza çıkmayacağı söyleniyor, ancak bu yeni ve deneyimli isimlerin kadroya dahil olması bizi şimdiden heyecanlandırıyor.

Game of Thrones'in Kadrosuna Yeni Bir İsim Katıldı.


Game of Thrones'un 6. sezon kadrosuna Ian McShane'nin katılacağı açıklandı!

Entertainment Weekly'nin haberine göre, Deadwood, Kings, The Pillars of the Earth gibi dizilerde ve Kung Fu Panda, Seksi Hayvan, Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde gibi filmlerde izlediğimiz Altın Küre Ödüllü İngiliz oyuncu Ian McShane, efsane dizinin yeni sezonunda rol alacak.

Dizide hangi rolde, kaç bölüm rol alacağı sır gibi saklanan oyuncunun, kısa ama kilit bir rolde olacağı iddialar arasında. Bu rol bana göre kitaplarda çok aktif olan ancak dizinin 5. sezonunda göremediğimiz Greyjoy hanesinden Victarion Greyjoy yada onun abisi Euron Greyjoy olacak.

Son olarak Ray Donovan'da izlediğimiz Ian McShane, diziye taze kan olacak. Ve serinin takipçilerinin merakla beklediği Geyjoy hanesinin ağır toplarını dizide göreceğiz. Şimdiden yeni sezon için heyecanlanmaya başladık bile...


Victarion ve Euron Greyjoy'un kim olduklarını ve seride nasıl bir rol oynadıklarını öğrenmek istiyorsanız daha önce yazdığımız haberlere göz atmanızda fayda var. Ancak unutmayın eğer Ian McShane bu iki karakterden birini oynayacaksa haberler spoiler içerir...

Victarion Greyjoy 

Euron Greyjoy




5. Sezonun En Çok Konuşulan Bölümünün Hikayesi...


Game of Thrones'in 5. sezonunu geride bıraktık, diziyi takip eden herkesin beğenisini kazanan 8. bölümün son sahnesinin kamera arkası görüntüleri yayınlandı. Bugüne kadar bir dizide görülen en iyi efektlerin olduğu bölüm adını dizinin en iyi bölümleri listesine yazdırdı. Videoyu izlediğimiz zaman bu kadar kısa bir sahnenin bile ne kadar emek ve zaman istediğini görebiliyoruz. Genel olarak beğenilmeyen 5. sezonun bana göre kurtarıcısı 8. bölüm oldu. Lafı daha fazla uzatmadan sizi videoyla baş başa bırakıyorum. İyi Seyirler...


Önemli Not: Bu bölümde gösterilen Gece Kralı ve Çocuk Akgezenlerin tasarımını Onur Can Çaylı'nın yaptığınıda hatırlatalım.

İlgili Haberimiz: Game of Thrones'un White Walker'larını Bir Türk Tasarladı !

Kış Rüzgarları Yayınlanan Ön Okuma; Barristan


Barristan

Gecenin kasvetiyle ölü adamlar uçtu, şehrin sokaklarına yağdılar. Havada parçalara ayrıldılar ve tuğlaların üstüne düştüklerinde patladılar, bağırsak kurtları, kurtçuklar ve daha kötü şeyler etrafa saçıldı. Diğerleri piramitlerin ve kulelerin duvarlarına çarpmışlardı, geriye kan lekeleri bıraktılar ve çarptıkları yeri işaretlediler. Yunkish mancınıkları büyüktü fakat tüyler ürpetici cephanelerini şehrin derinlerine atacak kadar menzilleri yoktu. Bir çok ceset duvarların hemen bitimine düştü, ya da gözetleme kulelerine, siperlere ve savunma kulelerine çarptılar. Altı kız kardeş Meereen’in etrafına kaba bir hilal şeklinde dizilmişti ve nehrin kuzey bölgesi hariç şehrin her bölgesi vuruluyordu. Hiç bir mancınığın gücü Skahazadhan Nehri’ni geçmeye yetmezdi. Ufak bir merhamet diye düşündü Barristan Selmy, Meereen’in büyük batı kapısının içindeki Pazar meydanına giderken. Daenerys şehri aldığında, bir geminin direğinden yapılmış, Joso’nun Kamışı denilen büyük bir koç başı ile kapıyı kırmışlardı. Köle sahipleri ve onların köle askerleri saldırganlarla burada karşılamışlardı, ve savaş çevredeki caddeleri saatlerce kasıp kavurmuştu. Sonunda şehir düşmüştü, yüzlerce ölü ve can çekişen insan meydana saçılmıştı. Şimdi bir kez daha Pazar yeri katliam alanıydı ancak bu sefer ölüm solgun kısrakla gelmişti. Gündüzleri Meereen’in tuğla duvarları onlarca renk sergilerdi, fakat gece onları siyah ve beyaz ve griye dönüştürmüştü. Meşalenin ışığı son yağmurun geride bıraktığı su birikintilerinde pırıldadı, adamların miğferlerinde, baldır ve göğüs zırhlarında ateşten çizgiler oluşturdu. Sör Barristan Selmy yanlarından yavaş yavaş geçti. Yaşlı şövalye kraliçesinin ona verdiği zırhı giyiyordu, altın kakmalı, beyaz emaye kaplı bir takım. Kış karı kadar beyaz pelerini omuzlarında dalgalanıyordu, kalkanı eyerinde asılıydı. Altında kendi kraliçesinin bineği vardı, Khal Droho’nun ona düğün gününde verdiği gümüş kısrak. Bu küstahçaydı, Barristan biliyordu fakat eğer Daenerys bu tehlikeli saatlerde onlarla olamıyorsa bile onun gümüş kısrağını görmek savaşçılarına yürek verebilirdi, kim ve ne için savaştıklarını hatırlatırdı. Üstelik kısrak yıllardır ejderhaların yanındaydı. Ejderhalar onun kokusuna ve görünüşüne alışıktı. Aynısı düşmanları için söylenemezdi. Yanında 3 tane seyis yamağı at sürüyordu. Tumco Lho Targaryen Hanesinin siyah üstüne kırmızıyla işlenmiş üç başlı ejderhasını taşıyordu. Larraq the Lash, Kral Muhafızlarının çatal biçimindeki sancağını taşıyordu,altın bir tacı çevreleyen yedi gümüş kılıç. Muharebe alanında komut yollamak için Kızıl Kuzuya büyük, gümüş-şeritli bir savaş borusu vermişti. Diğer çocuklar Büyük Piramit’de kalmıştı. Onlar gelecekte bir gün savaşacaklardı ya da hiç savaşmayacaklardı. Her yaver, şövalye olacak diye bir şey yoktu. Vakit kurt saatiydi. Gecenin en uzun ve en karanlık saati. Adamların bir çoğu Pazar meydanında toplanmıştı, bu gece hayatlarındaki son gece olabilirdi. Meereen’in antik Köle Pazarı’nın tuğla duvarının altında beş bin Lekesiz on uzun sıra oluşturmuştu. Taştan oyulmuş kadar hareketsiz duruyorlardı. Her birinin elinde mızrak, kısa kılıç ve kalkan vardı. Meşale ışığı miğferlerinin tepesindeki sivri uçta parıldadı ve içlerindeki tüysüz yanaklı suratları gösterdi. Bir ceset aralarına düştüğünde hadımlar basit bir şekilde yana adım attılar, sadece gerekli olduğu kadar uzaklaşıp tekrar saflarını kapattılar. Hepsi yayaydı hatta miğferinde üç mızrak ucu olan subayları Gri Solucan bile. Fırtına Kargaları, meydanın kuzey tarafındaki tüccarlar çarşısının altında dizilmişti.Çarşının üstündeki kemerli yapı onlara ölü adamlardan korunma fırsatı vermişti. Sör Barristan yanlarından geçerken Jokin'in okçuları yaylarının tellerini ayarlıyorlardı. Dulbırakan’ın asık suratlı bir ifadesi vardı. Zayıf gri bir ata biniyordu,kolunda kalkanı ve sivri uçlu savaş baltası vardı. Demir miğferin şakak kısmından siyah tüyler fışkırmıştı. Yanındaki çocuk birliğin sancağını taşıyordu: bir düzine siyah flamanın olduğu, tepesine tahtadan oyulmuş bir karganın olduğu uzun bir direk.

At efendileri de gelmişlerdi. Aggo ve Rakharo kraliçenin küçük khalasarının çoğunu, Skahazadhan’ın karşısına götürmüştü. Ancak yaşlı, yarı sakat Jaqqa Rhan Rommo, geride kalanlardan yirmi atlıyı bir araya getirmeyi başarmıştı. Bazıları neredeyse onun kadar yaşlıydı, birçoğu da eski yaralara ya da sakatlıklara sahiptiler. Geriye kalanlar ise ilk çanlarını takıp saçlarını örmeye hak kazanmaya çalışan sakalı çıkmamış delikanlılardı. Zinciryapan’ın yıpranmış bronz heykelinin yakınlarında dolanıyorlardı. Atları bir kenarda duruyordu, oradan ayrılacakları için tedirginlerdi. Tepeden her ceset atıldığında sağa sola kaçışıyorlardı.

Onlardan çok da uzakta bulunmayan, Yüce Efendilerin Kafatası Tepesi diye adlandırdığı dehşet anıtın etrafında, birbirinden farklı, yüzlerce çukur dövüşçüsü toplanmıştı. Selmy onların arasında Benekli Kedi’yi gördü. Onun arkasında da Korkusuz Ithoke, diğer bir tarafta Dişi Yılan Senerra, Camarron of the Count, Çizgili Kasap, Togosh, Marrigo, Oğlancı Orlos duruyordu. Dev Goghor bile oradaydı, küçük çocukların arasında duran bir adam gibi, diğerlerinin üzerinde yükseliyordu.

Özgürlük onlar için bir anlam ifade ediyordu görünüşe göre. Çukur dövüşçüleri Hizdahr’a, Daenerys’e gösterdiklerinden çok daha fazla sevgi duyuyordu. Ama Selmy hepsine aynı şekilde sahip olduğu için memnundu. Bir kısmının zırh bile giydiğini fark etti. Belki de Khrazz’ın yenilgisi onlara bir şey öğretmişti: Yukardaki mazgallı siperler, yamalı pelerin ve tuçtan yapılmış maskeler giyen adamlarla dolmuştu: Kelkafa, Tunç Canavarları’nı özgür Lekesizlerin meydana gelmesi için şehrin yukarısına göndermişti. Savaş kaybedilebilirdi. Bu daha çok Kraliçe Daenerys dönene kadar, Meereen’i Yunkai’ye karşı savunan Skahaz ve adamlarına bağlıydı. Eğer gerçekten de gelirse tabi.

Şehrin karşısındaki kapılara, diğer ordular toplanmıştı. Tal Toraq ve Sadık Kalkanları doğu kapısında toplanmıştı, bazen buraya Tepe Kapısı ya da Khyzai Kapısı da deniyordu. Çünkü Lhazar'a gitmek için Khyzai Geçidi'ni kullananlar bu yoldan gidiyordu. Marselen ve Anne’nin Adamları, güney kapısının yanına -Sarı Kapı’ya- kümelenmişlerdi. Özgür Kardeşler ve Symon Stripeback nehrin önündeki kuzey kapısına dizilmişti. Önlerine birkaç gemiden başka hiçbir düşman çıkmadan güneydeki en uç girişe sahip olabilirlerdi. Yunkaili adamlar 2 Ghiscar bölüğünü kuzeye koymuştu ama, Skahazadhan’ın karşısında -Meereen duvarlarıyla kendileri arasında duran koca nehirin yanında- kamp kurdular. Yunkaililerin asıl ordusu batıda, Meereen duvarları ve Köle Körfezi’nin sıcak, yeşil suları arasında kamp kurmuştu. Mancınıkların ikisi de oraya kuruldu. Biri nehrin yanındaydı, diğeri de Meereen’in ana kapısının karşısında, iki düzine Yunkaili Bilge Efendiler tarafından korunuyordu. Her birinin kendine ait köle askeri vardı. Büyük kuşatma aletleriyle birlikte, iki Ghiscar bölüğünün karargahına takviye edildi.

Kedinin tayfası, kampını şehir ve deniz arasında bir yerde kurdu. Düşman Toloslu sapancılara da sahipti. Ayrıca gecenin karanlığında bir yerlerde 300 Elyrialı okçuları vardı. Çok fazla düşmandiye düşündü Sör Barristan. Sayıları aleyhimize olacak. Bu saldırı yaşlı adamın tüm içgüdülerinin tersinde sonuçlar verebilir. Meereen’in duvarları kalın ve güçlü. Bu duvarların içinde her şey lehimize. Ama yine de adamlarını, Yunkai sınırlarının içindeki güçlü düşmanlarının ağzına kadar sokmaktaktan başka çaresi yoktu. Beyaz Boğa bu hareketi aptalca bulurdu. Barristan’ı güvendiği paralı askerlere karşı da uyarmıştı. Bunu daha önce de kraliçem yapmıştı, diye düşündü Sör Barristan. Kaderimiz bir paralı askerin hırsına bağlı. Şehrin, insanların kaderi ve hayatlarımız… Hırpani Prens’in kanlı elleri üzerimizde.

Umut edebilecekleri en iyi şey parçalanmış olsa bile, Selmy başka seçeneği olmadığını biliyordu. Belki Meereeen’i Yunkai’ye karşı yıllarca elinde tutabilirdi ama solgun kısrak sokaklarında gezinirken bir ay dönümü bile elinde tutamazdı.

Sessizlik, yaşlı şövalye ve sancak taşıyıcıları bekçievinden dışarı at sürerlerken pazar meydanına gitti. Selmy sayısız sesin çıkardığı mırıltıları duyabiliyordu; atların nefes seslerini, kısık kısık gülmeleri, demir ayakkabıların altında ufalanan tuğlaların seslerini, kılıç ve kalkanın çıkardığı cılız sesleri duyabiliyordu. Hepsi de boğuk ve çok uzaktan geliyormuş gibiydi. Ortalığa tam bir sukunet hakim değildi, sadece fırtına öncesi sessizlikti. Meşalelerin dumanı tütüp karanlığı turuncu bir ışıkla aydınlatarak çatırdadı. Büyük demir şeritli kapıların gölgesinde, yaşlı şövalye atının üstünde dönerken, binlerce ışığın birleştiğini gördü. Barristan Selmy gözlerin üzerinde olduğunu hissedebiliyordu. Kaptanlar ve kumandanlar onunla görüşebilme şansına sahip olmuşlardı. Jokin ve Fırtına Kargaları’ndan Dulbırakan, çınlayan zilleriyle solmuş pelerinlerinin altında; sivri bronz başlık ve örgü zırhlarıyla Lekesizler adına Gri Solucan, Emin Mızrak, ve Köpekkatili; Dothraklardan Rommo; çukur dövüşçülerinden de Camarron, Goghor ve Benekli Kedi.

“Saldırı planımızı biliyorsunuz,” dedi beyaz şövalye kaptanlar etrafına toplandığında. “Onları atlılarımızla kapılar açılır açılmaz ilk biz vuracağız. Atlarınızı doğruca ve hızlıca köle askerlerin üstüne sürün. Bölükler toplandığında etraflarını sarın. Onlara arkadan ya da yanlardan saldırın ama sakın mızraklarına saldırmayın. Hedefinizi hatırlayın.’’

“Mancınık,” dedi Dulbırakan.

“Yunkaililerden biri ona Harridan diyor. Alın onu, devirin ya da yakın.” dedi Jokin .

“Yababildiğimiz kadar çok soyluyu öldürüp çadırlarını yakalım. Büyük olanları, köşkleri.”

“Çok adam öldürün,” dedi Rommo. “Köle almayın.”

Sör Barristan eyerinde döndü. ‘’Kedi, Goghor, Camarron, sizin adamlarınız yürüyerek gelecekler. Korku saçan savaşçılar olarak biliyorsunuz. Onları korkutun. Bağırtın ve çığlık attırın. Yunkai sınırlarına geldiğinizde atlılarımız onları ezmiş olur. Onları açtıkları gediğin içine kadar takip edin ve bu sırada ne kadar adam öldürebilirseniz öldürün. İçeri girince köleleri bırakıp sahiplerini, soyluları ve diğer görevlileri öldürün. Etrafınız sarılmadan önce geri çekilin.”

Goghor yumruğunu göğsüne vurdu. “Goghor asla geri çekilmez.”

O halde Goghor yakında ölür diye düşündü yaşlı şövalye. Ancak bunu tartışmanın ne yeri ne de zamanıydı. Sözün üstünde durmadı ve “Bu saldırılar Gri Solucan’ın Lekesizler’i kapıdan geçirip dizilmelerini sağlayacak kadar uzun süre Yunkai’lilerin dikkatini dağıtmalı,” dedi. Planının bu noktada yükseleceğini veya çökeceğini biliyordu. Yunkai’li kumandanlar bir şeyler sezecek olurlarsa, hadımlar daha dizilmeden atlarını üstlerine sürerlerdi. Hadımların en savunmasız olduğu kısım buydu. Barristan’ın süvarileri, Lekesizler kalkanlarını takıp mızraklarını hazırlayıncaya kadar Yunkai’lilerin saldırılarını önlemek zorunda kalacaklardı.

“Boru sesini duyunca Gri Solucan gelecek ve köle tacirleriyle askerlerini devirecek. Bir veya daha fazla Ghiscar lejyonu onları karşılayabilir. Mızrak mızrağa ve kalkan kalkana.”

Dulbırakan’ın atı Barristan’ın yanına yanaştı. “Peki ya boru ötmezse, sör şövalye? Siz ve bu yeşil çocuklar ölürlerse?”

Makul bir soruydu. Sör Barristan, Yunkai hatlarına ilk saldıran olma niyetindeydi. Ölen ilk kişi olabilirdi. Çoğu kez böyle olurdu.

“Ben ölürsem komuta senin. Senden sonra Jokin’in, daha sonra da Gri Solucan’ın.” Eğer hepimiz ölürsek günü kaybederiz diye ekleyebilirdi. Fakat bunu duymayı kimsenin istemeyeceğini iyi biliyorlardı. Daha gençken Lord Kumandan Hightower “Savaştan önce asla yenilgiden bahsetme. Tanrılar dinliyor olabilir,” demişti.

“Peki kumandanı görürsek ne olacak?” diye sordu Dulbırakan.

Daario Naharis. “Ona bir kılıç verin ve sözlerine uyun.” Barristan Selmy kraliçenin sevgilisine çok az sevgi ve güven duymasına rağmen adamın cesaretinden ve yeteneğinden şüphe etmiyordu. Ayrıca savaşta kahramanca bir şekilde ölmesi daha iyi olurdu.

“Başka sorunuz yoksa adamlarınızın yanına dönün ve hangi tanrıya inanıyorsanız ona dua edin. Birazdan şafak sökecek,” dedi Barristan.

Fırtına Kargaları’ndan Jokin “Kızıl bir şafak,” dedi.

Bir ejderha şafağı diye düşündü Sör Barristan. Yaverleri zırhını giymesine yardım ederken Barristan kendi duasını etmişti. Onun tanrıları çok uzaktaydı, denizin karşı tarafında Westeros’daydı. Ancak rahiplerin söyledikleri doğruysa, çocukları nerede olursa olsun Yedi onları gözleyip kollardı. Sör Barristan, Yaşlı Kadın’dan savaşta zafere ulaşabilmek için ona akıl bahşetmesini istedi. Eski dostu Savaşçı’ya onu güçlü kılması için dua etti. Anne’den savaşta ölürse merhamet göstermesini istedi. Baba’ya yanında yetiştirdiği çocuklara göz kulak olması için yalvardı. Bu tecrübesiz çocuklar Barristan’ın hayatı boyunca kendi oğullarına en yakın hissettiği şeydi. Son olarak da Yabancı’ya dua etti. “En nihayetinde bütün insanların ölümü için geliyorsun ancak sizi memnun edecekse bugün benim ve yanımdakilerin hayatını bağışlayın. Yerine düşmanlarımızın canını alın.”

Şehir duvarlarının arkasından mancınığın atış sesini duydular. Gecenin
içinden cesetler ve ceset parçaları geldi. Bir tanesi çukur dövüşçülerinin arasına düşüp parçalandı ve onları kemik, et ve beyin parçalarına buladı. Başka biri Zinciryapan’ın eskimiş bronz kafasından sekip koluna doğru yuvarlandı ve ayaklarının dibine şapırtıyla düştü. Şiş bacak, su birikintisindeki suları sıçrattığı sırada Selmy kraliçesinin atının üstünde üç metreden daha uzakta değildi.

“Solgun Kısrak” diye homurdandı Tumco Lho. Sesi kalındı, yüzü siyahtı ve koyu gözleri parlıyordu. Daha sonra Basilisk Adaları’nın dilinde dua olması muhtemel bir şeyler söyledi. Sör Barristan adamın düşmanlarından daha çok solgun kısraktan korktuğunu fark etti. Yanındaki diğer çocuklar da korkmuşlardı. Cesur olabilirlerdi ancak henüz hiçbiri kanamamıştı.

Barristan atını döndürdü “Etrafıma toplanın,” dedi. Adamlar atlarını yaklaştırdılar. “Ne hissettiğinizi biliyorum. Aynısını yüzlerce kez ben de hissettim. Olması gerekenden daha hızlı nefes alıyorsunuz. Korku karnınızda soğuk siyah bir solucan gibi düğümlenmiş. İşemeye ya da içinizi boşaltmaya ihtiyacınız varmış gibi hissediyorsunuz. Ağzınız Dorne kumları kadar kuru. Ya savaşta kendimi rezil edersem , ya öğrendiğim her şeyi unutursam diye merak ediyorsunuz. Kahraman olmak için can atıyorsunuz fakat içinizden ya korkak davranırsam diye endişeleniyorsunuz. Her delikanlı savaştan önce böyle hisseder. Yetişkin erkekler de. Şuradaki Fırtına Kargaları da aynısını hissediyor. Dothrakiler de öyle. Sizi ele geçirmesine izin vermediğiniz sürece korku utanılacak bir şey değildir. Hepimiz hayatta dehşet şeyler yaşarız.”

“Ben korkmuyorum.” Kızıl Kuzu neredeyse bağırır bir şekilde söylemişti. “Ölürsem, Lhazar’ın Büyük Çobanı’nın karşısına çıkacağım. Değneğini dizimle kırıp ‘Dünya kurtlarla doluyken neden insanlarını kuzu yaptın?’ diye soracağım. Sonra da gözüne tüküreceğim.”

Sör Barristan gülümsedi. “İyi söyledin ama savaşta ölmeye çalışma. Yoksa çobanı bulacağına şüphe yok. Yabancı hepimiz için gelecek lakin onun kollarına koşmaya gerek yok. Savaş meydanında başımıza her şey gelebilir. Önceleri sizden daha iyi adamların da başına geldi, bunu unutmayın. Ben yaşlı bir adamım, yaşlı bir şövalyeyim. Sizin yaşadığınız yıllardan daha çok savaş gördüm. Bu hayatta savaştan daha korkunç, daha şanlı, daha anlamsız bir şey yok. Kusabilirsiniz. İlk kusan kişi siz olmazsanız. Kılıcınızı, kalkanınızı ya da mızrağını düşürebilirsiniz. Başkaları da düşürdü. Geri alıp savaşmaya devam edin. Altınızı kirletebilirsiniz. Ben de ilk savaşımda altıma yapmıştım. Kimse umursamaz. Bütün muharebe meydanları bok kokar. Annenizin adını haykırabilir, unuttuğunuzu düşündüğüz tanrılara dua edebilirsiniz. Aklınıza bile gelmeyecek iğrençlikler söyleyebilirsiniz. Bütün bunlar da önceden oldu. Her savaşta birileri ölür. Daha fazlası hayatta kalır. Doğuda veya batıda, dünyanın her bir köşesinde yaşlıların, gençlerin çıkardıkları savaşlar için durmadan tekrar savaştığını görürsünüz. Onlar hayatta kaldı. Siz de kalabilirsiniz. Şundan emin olabilirsiniz. Savaşırken karşınızda gördüğünüz düşman sadece başka bir adam ve belki o da sizin gibi korkuyordur. Zorundaysanız ondan nefret edin, yapabiliyorsanız onu sevin ama kılıcınız kaldırıp onu devirin. Hepsinin ötesinde savaşmaya devam edin. Savaşı kazanmak için sayımız çok az. Karışıklık çıkarmak ve Lekesizler’e zaman kazandırmak için gidiyoruz. Biz..”

“Sör?” Binlerce mırıltı yükselirken, Larraq elindeki Kralmuhafızı sancağıyla ileriyi gösterdi. Şehrin karşısında, Meereen’in Büyük Piramit’inin yıldızsız gökyüzüne 240 metre boyunca uzandığı yerde, bir zamanlar harpiyanın olduğu kısımda bir ateş canlanmıştı. Piramidin tepesinde sarı bir kıvılcım vardı. Kıvılcım bir kez daha parıldadı ve kayboldu. Sör Barristan yarım kalp atımı boyunca rüzgarın ateşi söndürmüş olmasından korktu. Ateş daha sonra daha kuvvetli ve parlak bir şekilde geri geldi. Alevler kah sarı kah kırmızı kah turuncu bir şekilde fırıl fırıl dönüyor ve yukarıya ulaşıp karanlığa pençe atıyordu. Doğuda tepelerin arkasında güneş doğmaya başlamıştı. Şimdi de binlerce başka ses bağırıyordu. Binlerce başka adam miğferlerine davranıp kuşanırken kılıçlarına ve baltalarına ulaşıyorlardı. Sör Barristan zincirlerin takırtılarını duydu. Bu şehir kapısının açılma sesiydi. Ardından kapının devasa menteşelerinin iniltisi geldi. Artık zamanı gelmişti. Kızıl Kuzu kanatlı miğferini uzattı. Barristan Selmy miğferi takıp zırhına tutturdu. Kalkanını kaldırdı ve kolunu kayışa geçirdi. Etraf garip bir şekilde tatlı bir havayla doldu. Bir adama yaşadığını hissettirmek için ölümle burun buruna gelmekten daha iyisi yoktu. “Savaşçı hepimizi korusun,” dedi yanındaki çocuklara. “Saldırıyı başlatın.”


Diğer Ön okumalar:

Kış Rüzgarları Yayınlanan Ön Okuma; Victarion


VİCTARİON

Asil Leydi, yeşil topraklardaki soylu leydiler gibi şişkin ve yuvarlak bir gemiydi. Ambarları epey büyüktü ve Victarion onları silahlı adamlarla doldurmuştu. Onun yanında, Demir Donanma’nın Köle Körfezi’ne yaptığı uzun yolculuk sırasında ele geçirdiği daha küçük ganimetler vardı. Çeşit çeşit gökeler, büyük gökeler, tekneler, ticaret gemileri buraya biriktirilmişti ve yanlarında da balıkçı tekneleri vardı. Hem karlı hem de zayıf bir donanmaydı. Yün, şarap ve diğer ticaret ürünleri için çok şey vadeden bir donanmaydı ancak tehlikeli işler için uygun değildi. Victarion komutayı Wulf One Ear’a vermişti.

“Köle tacirleri sizin yelkenlerinizi gördüklerinde korkudan titreyecekler,” dedi. “Ancak sizi net olarak gördükten sonra korktukları için kendilerine gülecekler. Tacirler ve balıkçılar, o kadar. Herkes bunu görebilir. Size yaklaşmalarına müsaade edin ama siz hazır oluncaya kadar adamları alt güvertelerde saklı tutun. Daha sonra yaklaşın ve gemilerine binin. Köleleri serbest bırakıp köle tacirlerini denize atın ama gemileri alın. Bizi eve geri götürmek için her çeşit gemiye ihtiyacımız olacak.”

“Ev,” Wulf sırıttı. “ Bu adamların çok hoşuna gidecek Lord Kaptan. Önce gemiler- sonra da Yunkai’li adamları çiğneyeceğiz.”

Demir Zafer ile Asil Leydi yan yana bağlanmışlardı. İki gemi zincirlerle ve çengellerle sıkıca sarılmışlardı ve aralarına merdiven gerilmişti. Büyük göke, savaş gemisinden daha büyüktü ve suda daha yüksek duruyordu. Victarion, Wulf One-Ear’ı omzundan tutup onu merdivene tırmanması için gönderirken, demirdoğumlular küpeşteler boyunca onları izliyorlardı. Deniz düz ve durgundu. Gökyüzü yıldızlarla parlıyordu. Wulf merdivenin çekilmesini emretti, zincirler çıkarıldı. Savaş gemisi ve göke yollarını ayırdı. İleride Victarion’un meşhur donanmasının geri kalanı denize açılıyordu. Demir Zafer’in tayfasından düzensiz bir tezahürat yükseldi ve Asil Leydi de buna aynı tezahüratla karşılık verdi.

Victarion en iyi savaşçılarını Wulf’a vermişti. Onlara gıpta etmişti. İlk darbeyi onlar indirecek ve düşmanlarının gözündeki korkuyu ilk onlar göreceklerdi. Demir Zafer’in pruvasında dikilip One-Ear’ın tacir gemilerinin gözden kaybolmasını izlerken, Victarion Greyjoy’un aklına öldürdüğü ilk düşmanlarının yüzleri geldi. İlk gemisini ve ilk kadınını düşündü. İçinde bir huzursuzluk vardı. Şafağın gelmesine özlem duyuyordu ve günün getireceklerine. Ölüm ya da ihtişam, bugün ikisinden de içeceğim. Deniztaşı Tahtı, Balon öldüğünde onun olmalıydı ama kardeşi Euron yıllar önce tıpkı karısını çaldığı gibi tahtı da çalmıştı. Onu çaldı, onu kirletti ama öldürmem için bana bıraktı.

Gerçi bunların hepsi olmuş bitmiş şeylerdi. Victarion sonunda bunun karşılığını ödeyebilecekti. Boru benim, yakında kadın da benim olacak. Euron’un bana öldürttüğü karımdan daha güzel bir kadın.

“Kaptan.” Ses Longwater Pyke’a aitti. “Kürekçiler teşrifinizi bekliyor.”

Kürekçilerden üçü ve güçlü olanları. “Onları kamarama yolla. Rahibi de istiyorum.”

Kürekçilerin hepsi iriydi. Biri delikanlıydı, biri vahşi bir adamdı, diğeri de bir piçin piçiydi. Delikanlı bir yıldan daha az süredir kürek çekiyordu, vahşi adam ise 20 yıldır kürek çekiyordu. İsimleri vardı ama Victarion isimlerini bilmiyordu. Biri Lamentation’dan, diğeri Sparrow Hawk’dan ve sonuncusu da Spider Kiss’den gelmişti. Victarion’dan Demir Donanma’da kürek çeken her esirin adını bilmesi zaten beklenemezdi.

“Onlara boruyu göster,” diye emretti, esirler kamaraya girerlerken.

Moqorro boruyu çıkarttı. Esmer kadın hepsinin bakabilmesi için feneri kaldırdı. Cehennem borusu fenerin sallanan ışığında kıvranıyormuş gibi göründü ve rahibin ellerinde savaşmak için kaçmaya çalışan bir yılana benzedi. Moqorro devasa bir adamdı- büyük göbekli, geniş omuzlu, uzun- ancak o tutarken bile boru kocaman görünüyordu.

Victarion esirlere “Kardeşim bunu Valyria’da bulmuş,” dedi. “Kafasının üstünde bunlardan iki tanesini taşıyabilecek ejderhanın ne kadar büyük olması gerektiğini düşünsenize. Vhagar’dan ya da Meraxes’den daha büyük. Kara Dehşet Balerion’dan daha büyük.” Boruyu Moqorro’dan aldı ve avcunu borunun kıvrımlarında gezdirdi. “Eski Wyk’daki Kralşurası’nda Euron’un dilsizlerinden biri boruyu çaldı. Bazılarınız hatırlar. Duyan birinin bir daha unutamayacağı bir sesti.”

“Öldüğünü söylediler,” dedi delikanlı, “Boruyu çalanın.”

“Evet, daha sonra borudan dumanlar tüttü. Dilsizin dudaklarında kabarcıklar çıktı ve yanağındaki kuş dövmesi kanadı. Ertesi gün öldü. İçini açtıklarında ciğerleri simsiyahtı.”

“Boru lanetli.” dedi Piçin piçi.

“Valyria’dan bir ejderha borusu,” dedi Victarion. “Evet lanetli. Aksini zaten söylemedim.” Elini borunun kırmızı ve altın rengi şeritlerine sürttü. Eski kabartmalar parmak uçlarının altında şarkı söylüyormuş gibi göründü. Yarım kalp atımı boyunca boruyu kendi çalmaktan başka bir şey istemedi. Euron bunu bana vermekle aptallık etti. Bu çok değerli bir şey. Bununla Deniztaşı Tahtı’nı ele geçireceğim, bununla dünyayı ele geçireceğim.

“Cleggorn boruyu üç defa çaldı ve öldü. Sizin kadar iri ve benim kadar güçlüydü. O kadar güçlüydü ki sadece çıplak elleriyle bir adamın kafasını omuzlarından büküp koparabilirdi. Ancak yine de boru onu öldürdü.”

“O halde boru bizi de öldürecek.” dedi delikanlı.

Victarion’un yerli yersiz konuşan esirleri affettiği pek görülmezdi, ama delikanlı daha gençti ve 20 yaşından fazla değildi. Üstelik yakında ölecekti. Bu seferlik onu affetti.

“Dilsiz adam boruyu üç defa çaldı. Siz her biriniz bir defa çalacaksınız. Ölebilirsiniz de, ölmeyebilirsiniz de. Bütün insanlar ölür. Demir Donanma savaşa gidiyor. O gemilerdeki pek çok kişi gün batmadan ölmüş olacak- hançerlenmiş veya kırbaçlanmış, içi çıkarılmış, boğulmuş, diri diri yakılmış- Yarın olduğunda hangimizin yaşayacağını sadece tanrılar bilir. Boruyu çalın, yaşayın ve birinizi, ya da ikinizi, ya da üçünüzü birden özgür adamlar yapayım. Size eşler, toprak, yüzdürmeniz için bir gemi ve esirler vereyim. İnsanlar sizin isimlerinizi bilsin.”

“Siz bile mi, Lord Kaptan?” dedi Piçin piçi.

“Evet.”

“O zaman ben yapacağım.”

“Ben de yapacağım.” dedi delikanlı.

Vahşi adam kollarını bağladı ve onaylar şekilde kafasını salladı.

Eğer üçünün seçimleri olduğuna inanması onları daha cesaretli yapacaksa, bırak da bu düşünceye tutunsunlar. Victarion onların neye inandığını pek önemsemezdi. Sonuçta onlar sadece esirlerdi.
Victarion onlara, “Demir Zafer ile birlikte benimle geleceksiniz,” dedi, “ama savaşa katılmayacaksınız. Delikanlı en gençleri sensin bu yüzden boruyu ilk sen çalacaksın. Zamanı geldiğinde boruyu uzunca bir süre üfleyecek ve yüksek sesle çalacaksın. Güçlü olduğunu söylüyorlar. Ayakta duracak halin kalmayıncaya kadar boruya üfle. Ta ki nefesinin son kırıntısı senden çıkıncaya ve ciğerlerin yanıncaya kadar. Bırak Meereen’deki özgür adamlar seni duysun, Yunkai’deki köle tacirleri duysun, Astapor’daki hayaletler duysun. Öyle bir çal ki Sedir Adaları’ndaki maymunlar sesi duyunca altlarına sıçsınlar. Sonra boruyu diğer adama ver. Beni duydun mu? Ne yapacağını anladın mı?”

Delikanlı ve Piçin piçi perçemlerini çektiler. Kel olmasaydı vahşi adam da çekebilirdi.

“Boruya dokunabilirsiniz, sonra da gidin.”

Teker teker yanından ayrıldılar. Üç esir ve sonra Moqorro. Victarion cehennem borusunu onun almasına izin veremezdi.

“Buna gerek duyuluncaya kadar bende kalacak.”

“Emrettiğiniz gibi olsun. Sizin için kan akıtmamı ister misiniz?”

Victarion esmer kadını bileğinden yakalayıp Moqorro’ya doğru çekti. “O yapar. Gidip kırmızı tanrına dua et. Ateşini yak ve bana ne gördüğünü söyle.”

Moqorro’nun siyah gözleri parlar gibi göründü. “Ejderhaları görüyorum.”

Diğer Ön okumalar: